Archiv der Kategorie 'KİTAP'

Haydar Isik’s Neuer Roman

http://www.imgbox.de/users/public/images/BpQ7QMMdpU.jpg

SULTAN SALADIN

Religiöse Toleranz und Weit-
herzigkeit schufen einen Nimbus
um Sultan Saladin, der in der europäischen Literatur
seinen Niederschlag fand und bis heute anhält.
Erzählt wird die Geschichte vom Aufstieg
des kurdischen Clans der Ravandi im 12. Jahr-
hundert, der in der Herrschaft Salahaddins
als Sultan über das damalige Kernland der
islamischen Welt im Vorderen Orient gipfelte.
Durch Kriegstaktik gelang die Erweiterung und
der Schutz seines Reiches vor inneren und
äußeren Rivalen. Besonders auch vor den
christlichen Kreuzfahrerheeren und dem zuvor
unbesiegten König Richard Löwenherz. Mit
dessen Rückzug endet die Chronik, die sich als
ein Meisterstück orientalischer Erzählkunst
auszeichnet.

Haydar Isik, geboren 1937, stammt aus dem haupt-
sächlich von alevitischen Kurden bewohnten Gebiet Dersim
in Türkisch-Kurdistan. Nach Lehramtsstudium und Studium
der Pharmazie kam er 1974 nach München. Er ist Autor
einer Reihe von Romanen in türkischer Sprache und hat
mehrere Bücher vom Türkischen ins Deutsche übersetzt.
Isik ist seit 1984 deutscher Staatsbürger und Mitglied im
Verband Deutscher Schriftsteller (VS) in Bayern.
Haydar Isik
SULTAN SALADIN
Siegreicher Feldherr – kluger Staatsmann
Ca. 360 Seiten, 13,8 × 22,0 cm
Hardcover mit Schutzumschlag
€ (D) 19,99 | € (A) 19,99 | CHF 29,90
Universitas
ISBN 978-3-8004-1518-2
August 2013

PDF DATEI ZUM NEUEN ROMAN herunterladen

http://www.haydar-isik.com

Spendenaufruf für Volksbibliothek in Gever

http://www.imgbox.de/users/public/images/vuLcpvRiz1.jpg

Liebe Freundinnen und Freunde,

der Aufbau der Demokratischen Autonomie in Kurdistan schreitet mit großen Schritte voran. Überall werden selbst-verwaltete Projekte ins Leben gerufen, um die sich die kurdische Gesellschaft organisiert.

Um zu diesem Aufbau beizutragen, möchten wir als kurdische Studierende in Europa ein kleines aber sehr wertvolles Projekt unterstützen. Die BDP in Gever (Yüksekova) ist dabei, gemeinsam mit der kurdischen Jugend und Bevölkerung eine Volksbibliothek aufzubauen. Da die materiellen Möglichkeiten jedoch sehr beschränkt sind, gestaltet sich dieses Projekt leider als besonders schwer.

Als Verband der Studierenden aus Kurdistan – YXK wollen wir dieses Projekt unterstützen und starten deshalb eine Bücher- und Geldspendenaktion. Bevorzugt sind natürlich in erster Linie angemessene kurdisch- und türkischsprachige Bücher, die jede/r bei den örtlichen YXK-Ortsgruppen in Europa abgeben kann. Darüber hinaus sammeln wir auch Geldspenden. Diese können unter dem Stichwort Volksbibliothek Gever an folgendes Konto überwiesen werden:

Verband der Studierenden aus Kurdistan – YXK e.V.
Konto: 84 140 603
BLZ: 500 100 60 (Postbank Frankfurt am Main)
Verwendungszweck: Volksbibliothek Gever

Jede noch so kleine Spende zählt und trägt zum Aufbau dieser Bibliothek bei.

Zwischen dem 15. und dem 25. März wird die YXK wie jedes Jahr mit einer 25-köpfigen Delegation nach Nordkurdistan reisen, um an den Newroz-Feierlichkeiten teilzunehmen und die kurdische Zivilgesellschaft zu besuchen. Im Rahmen dieser Delegation werden wir die gespendeten Bücher und das gespendete Geld an die Freundinnen und Freunde der BDP in Gever übergeben.

Für eure Unterstützung und die Verbreitung dieses Aufrufs – anbei in PDF Format der Aufruf – danken wir und die Bevölkerung Gevers Euch vielmals.

Yekitiya Xwendekarên Kurdistan

Kürdistan’da Türk Endüstrisi /Ömer Tuku

http://www.imgbox.de/users/public/images/LWxNwb6OQa.jpg

PDF OLARAK OKU

Kaynak : Institut kurde de Paris

“Dr. Şivan, Sait Elçi, Süleyman Muini ve Kürt Trajedisi” çıktı

http://www.imgbox.de/users/public/images/r1sUK7Y3zv.jpg

http://www.imgbox.de/users/public/images/6OF2u7da6x.jpg

Selahattin Ali Arik’in, “Dr. Şivan, Sait Elçi, Süleyman Muini ve Kürt Trajedisi” adlı araştırma kitabı Peri yayınlarından çıktı.

Kürt tarihinde, bugüne kadar yeterince aydınlatılamayan bir çok olay var. Bunlardan biri de, Dr. Sait Kırmızıtoprak (Dr. Şivan) ve Sait Elçi’nin trajik ölümleriyle sonuçlanan “Saitler Olayı”dır. Bu güne kadar bütün boyutlarıyla ortaya konamayan Saitler Olayı’na ilişkin kitapta çok sayıda tanıklık ve belgeye yer verildi. Öldürülme biçimleri, aralarındaki politik rekabet, meselenin içinde Mela Mustafa Barzani’nin olması gibi çeşitli hassasiyetler nedeniyle, yüzlerce belge ve tanığa rağmen Kürt tarihinin yeterince aydınlanmayan Saitler Olayı sayfası Arik’in çalışmasıyla önemli ölçüde gün ışığına çıkıyor.

Sait Elçi’nin Türkiye Kürdistan Demokrat Partisi (TKDP) ile Dr. Şivan’ın daha solda duran Türkiye’de Kürdistan Demokrat Partisi’nin (T-KDP) kongreleri, tüzük ve programları, kongrelerde yapılan konuşma metinleri, iki Sait’in Güney Kürdistan’a gidişleri, Mele Mustafa Barzani ile olan ilişkileri ve mücadele biçimleri detaylı şekilde kitabın sayfaları arasında yerini alıyor.

Kitapta, Dr. Şıvan’ın o dönemki neredeyse tüm yazıları, yazılara karşı başka yayın organlarında yazılan cevaplar, yazılarının toplumda yarattığı etkinin belgeleri de okuyucuya sunuluyor. Bir yönüyle, Dr. Şivan’ın hayatının büyük kısmına spot tutması itibariyle bir biyografi çalışması da olan kitapta, Kırmızıtoprak’ın doktorluk yılları, yazarlık ve mizahi yanı, bir eş ve baba olarak özel yaşamı, politik seyri ve öldürülmesine kadarki süreç ayrıntılı bir şekilde okuyucuya sunuluyor.

520 sayfalık kitabında 1960-75 yılları arasında Kürdistan’ın dört parçasındaki hareketleri objektif bir gözle inceleyen Arik, 49’lar Olayı’ndan, Güney Kürdistan’da 1971 yılında imzalanan otonomi Anlaşmasına kadar bir çok olayı ele alırken, Kürdistan tarihinin bir kesitine ilişkin önemli bir kaynak kitaba da imza atıyor.

ANF

DR. ŞIVAN, SAİTELÇİ, SÜLEYMANMÛÎNÎ Ve KÜRT TRAJEDİSİ (1960-1975 )

http://www.imgbox.de/users/public/images/RDyiqAv9A3.jpg

DR. ŞIVAN, SAİTELÇİ, SÜLEYMANMÛÎNÎ Ve KÜRT TRAJEDİSİ (1960-1975 )” ÇIKIYOR!

Kürt tarihinde; “Saitler olayı”, “Süleyman Muini ve arkadaşları olayı”, 1978’de Ali Askeri ve arkadaşlarının katledildiği “Hakkâri Olayı” vb. ne ilk ve ne de son trajik olaylardır. Belki de daha ağır sonuçları olan; 1992, 1994-1998 tarihlerindeki iç kavgalar, farklı parçalarda ve farklı gerekçelerle olmuştur. Farklı parti veya gruplar ya da aynı parti içinde defalarca yaşanmış bu iç kavgaların, infazların nedenini aklın/hizanın dahi izah etmekte zorlandığı ve fakat birilerince “doğru” olduğunu savunanları da olmuştur. Ancak biliyoruz ki bu yaşananlar; Kürlerin özgürleşmesini geciktirmiş, iç çelişkilerini derinleştirmiş, özgüvenlerini zayıflatmıştır. Kürt siyaset sınıfı da Kürt halkına ve yaşatılan bu tarihi yanlışlarla yüzleşme konusunda beceriksiz kalmış ve aşamayarak tüm ilerici demokrat kamuoyunu üzüntüye gark etmiştir.

Yaşanan bu olaylardan sağlıklı dersler çıkarılmış olsaydı; “Kürdistan’ın durumu bugünkü gibi olmazdı” tespitini yapmak, kâhinlik olmazdı. Zira iç kavgalarında yüz binlere varan kayıpların da ötesinde, yarattığı yanılsamaları bakımından menfi sonuçları ağır olmuş ve “Kürtler ancak kavga eder, kendini yönetmeyi becermez!” söylemini yaygınlaştırması açısından, asıl kötülüğü Kürt ulusal birliği, farklı parçalar arasındaki güvensizlik ve bunun sonucu olarak, Kurtuluş özlemleri, kendini idare etme ve özgürleşme tutkusu, ortak aklın ortaya çıkarılmasını geciktirdiği için de en büyük kötülüğü yine kendine yaptığı bugün daha iyi anlaşılmaktadır.

Kürdistan’da sosyalist ve yurtsever Kürtlere ya da devrimcilere karşı yapılan iç haksızlıkların; Doğu Kürdistan’daki parti, aydın ve entelektüeller arasında yoğunlukla tartışılmış, daha bir olgun ve örnek davranış içerisinde hareket etiklerini bu kitapta da göreceksiniz.

Kürtlerin kahır edici iç kavgaları, köklü olduğu kadar bol sebeplidir. Feodal, sosyolojik, bölgesel, parçasal, tarihsel, geri bıraktırılmışlık, dini ve lehçesel farklılıkları hazmetmeme vs. farklı nedenlere bağlamak mümkündür.

Kürtler, dünyanın en rafine petrol, su havzası, uranyum ve çok farklı yeraltı ve yerüstü zenginliğe sahip bir coğrafyanın üzerinde bulunduğu kadar, ekmeğe dahi muhtaç edilmiş, iradesiz ve statükosuz bıraktırılmış bir halkın, yanı “beyni, bedeni ve iskeleti parçalanmış” geçmişini ve geleceğini sağlıklı düşünmekten alıkonulan bir halkın, trajik iç kavgaları mevcut durumda kalmalarının önemli bir sebebi olduğu aşikârdır.

Kürtlere dönük toplum mühendisliği projeleriyle kendilerine dayatılan ve iç çekişmelerine, kavgalarına ve çatışmalarına kadar vardırılarak tekrar tekrar yaşatıldığı için, bu tür yaşanmış olayları yeniden ve yeniden ele almak, hoşgörü içinde ele almak ve tartışmak toplumsal huzur ve özgüvenleri açısından hayatidir.

Nasıl olur? “İnsanlığın beşiği” olan Yukarı Mezopotamya’nın kadim halklarından Kürtlerin bu hale getirilmesi, bu kavgalar ile abartısız kendini sömürge zincirine mahkûm kılması, bugün 30-40-60 bin nüfusa sahip olan halkların kendi self determinasyon halklarını elde ederek “millet olma” iradelerini ortaya koyarak devletleşirken, 40 milyonu aşkın bir ulus halkın, yani Kürtlerin varlığını dahi tartışma konusu eder duruma getirilmesi, akademik düzeyde derin tartışmaların sorumluluğuyla sorgulamak/araştırmak gereği ortada iken, bu sorunu “kısasa kısas” derekesinde ele almak ve bu dar minvalde tartışmalara ve giderek tartışmaları çatışmalara vardırmanın dayanılmaz hafifliğiyle, anlamsızlığı ortada değil mi?
Kürdistan, yüzyıllardır “kurtlar sofrasındaki lokma” uygulamasına tabii tutulurken, ideolojik, politik, sosyal ve parçacı siyasetlerle ulusal bütünlüğünü ve iç demokrasisini kurmayı başaramamış, henüz kendini, kendi merkezi konumunda ele almayı becerememiş, sömürgeci ve emperyal siyasetlerin çevresinde dolanarak “bir yolunu bulup kurtuluşunu sağlayacağını” düşünmesi, kendi ülkesinde işgalci neyarının minderinde sonuçsuz olmaktan da öteye, yenilgisini peşinen kabul etmiş bir iç kavganın içinde teneffüs etmiş olması en büyük kayıp anlamına gelmiyor mu? Hele bu kavgayı ulusal bütünlüğünden uzak, iç kavgalarından ve karanlık yaşanmışlıklardan arınmamış, iç demokrasisini sağlayamamış, adeta kavgasını kendisiyle sürdürerek sağlayamayacağı açık iken, bugüne kadar yaşadığı trajik ve kahrolası “birakûjî” kavgalarından ne kadar ders çıkarabilmiştir? Doğrusu bu durumlar yeterince ortaya konulmadığı için ‘ne kadar üzerinde durup tartışılırsa yeridir’ düşüncesini paylaşmaktayız.

Zira 2003 yılından itibaren tüm yaşananlara ve tarihi “bırakûjî” olaylarına rağmen, Kürtlerin iç kavgaları ile yüzleşerek birlik ve iç demokrasilerini kurmaya yöneldiklerini gözlemliyoruz. Bu çabanın, eskide olanların açıklıkla tartışılması, Türk devletinin kendisiyle, Kürt halkına ve diğer halklara yaptıklarıyla yüzleşmesi için Seyit Rıza, Şeyh Said ve diğer katledilen ya da mezarlarını gizledikleri Kürt ve diğer halklardan insanların mezar yerlerini açıklamasını istediğimiz gibi, Kürtler arasında da yitirilen ve mezarları gizlenen Dr. Şıvan, arkadaşları ve tüm diğerlerinin mezarlarının yerini gösterecek ve gerçeği açıklayacak sorumluluğunu göstermek, güvensizlik değil, gelinen aşamada güven tazelemek anlamında önemli bir girişim olacaktır. İster devletin kaybettikleri, isterse iç kavgalarda mevtaları kaybedilenlerin ortaya çıkarılması ve gösterilmesi, böylece hiç bir sebeple bu topraklarda kayıp mezarın bulunmamasını temenni ve talep etmek insani bir durum değil midir? Eğer böyle ise bu insani duyguya olumlu cevap vermek de o kadar insani olacaktır. Akraba, arkadaş, insani duygularla, mazlum bir topluluğun fertleri olarak, tarihimizin bir kesitinde de olsa biz Kürtler için verdiği mücadelenin vefakârlığının karşısında, bir jest olarak bunu göstermek Dr. Şıvan, arkadaşlarının ve başka gizli kalmış mezarlarının gösterilmesini Güney Kürdistan yönetimi ve sorumlularından istemek önem arz etmektedir. Geçmişte yaşanan bu tür olaylara dair arşivlerin de halka açılması ve sis perdelerinin aralanması, pek çok şaibe ve yersiz tartışma ve dedikodulardan kurtulmak için de önemlidir.

140 bin nüfusluk Kıbrıs için devlet, Araplar için 23 devlet, dünyada milyon nüfusun altında onlarca halkın kendini idare etmesi ve devletleşmesi “meşru hak” görülürken, 40 milyonluk ulus halk Kürtlerin varlığının tartışma konusu edilerek, millet olmaktan kaynaklanan insani hak taleplerini “terörizm” olarak tanımlaması, dünyadaki en büyük hukuksuzluk değil midir? Bundan daha büyük skandal, bu düzeyde hak ihlali, adaletsizlik ve eşitsizlik dünyada kalmamışken, 40 milyona sahip bir ulus halkın statüsüz yaşaması orta yerde dururken, başta Kürtlerin kendileri dâhil, hangi akıl ve hizan sahibi bu durumu kabul edebilir ki? Ama terör, iç kavgalar, paylaşım ve uluslar arası emperyalist ve sömürgeci dayanışma ve dayatmalar neticesinde bugün Kürtler, kendilerini ezenler tarafından “Dünya’nın lanetlileri” olarak görülmeye devam etmekte ve kurtuluş özlemleri, dünyanın gözleri önünde “terörizm” olarak sunulmaktadır.

Tarihte Kürtlerin, bütünlüklü bir ulus halk bilincine sahip olamaması, ufuk darlığı, entelektüel zayıflığı ile iç kavgalarla uğraşmış, mesai ederek yaşadıklarını bilince çıkarıp aşma yerine adeta kirini halılarının altına iterek gizlemiş, kendisi ile yüzleşmemeyi bile bile yaşam metodu olarak yeğlemiştir. Sömürgeci sistemin yaptıkları hukuksuzluğa karşı çıkarken, mazlumlar arasında yaşanan kendi hukuksuzluklarını unutmamız doğru değildir. Oysaki doğru olanı; kirimizi, çöpümüzü gizlemek değil, tam tersine ortaya çıkararak, söküp atmayı esas aldığımızda sağlıklı düşünür ve yaşayabiliriz. Dolayısı ile yaşadığımız en olumsuz durum ile yüzleşerek dersler çıkarmak ve o hataları tekrarlamaktan kendimizi alıkoymamızı sağlayabilmenin yolu; yaşananları gizleyip ertelemek değil; tartışarak, yazarak, açığa çıkararak dersler çıkarmak, Kürt ve dünya ezilenlerinin geleceği, mücadeleleri ve yanlışlarından arınmaları için önemli olduğu muhakkaktır.

Elinizdeki kitap, 40 yıl evvel yaşanmış, ancak şimdiye kadar “suçlama- savunma” derekesini aşamamış ve Kürdistan tarihinde “Saitler olayı” olarak tanımlanan bir sorunu tartışmaktan ziyade, Dr. Sait Kırmızıtoprak (– ki faaliyetlerini ve yazılarını Dr. Şıvan, Feridun, Hürmüz vs. farklı mahlaslar kullanmış-)’ın görüşlerini, tartışmalarını ve kendisine dair söylenenlerini derleyerek siz okurlara sunulmak istenmiş. Çünkü Said Elçi ve Said Kırmızıtoprak, Kürdistan tarihinin bir kesitinde çok önemli görüşler ortaya koymuş, fedakâr bir mücadelenin simgeleri olmuşlardır. Bu gerçekliği teslim ettikten sonra, Kürt Ulusal Demokratik Mücadelesi tarihinde Koçgirili Alişêr, İhsan Nuri Paşa ve kendi döneminde ise Kürdistan Ulusal Kurtuluş Mücadelesini ilk doğru değerlendiren, bütünlüklü bakan, mücadelenin farklı alanlarını, parçalarını, düşünce ve pratiği ile birleştiren karizmatik bir önderin kısa sürede neleri başardığını/sağladığını belge, tanık ve yazdıklarını derleyerek, dönemin koşulları ve olayları ile nasıl bir seyir izlendiği sunulmaya çalışılmaktadır.

İddia ediyoruz ki, Kürt Ulusal Kurtuluş mücadelesinde Dr. Şıvan’ın teorik ve programsal düzeyde izah ettiği tahlillerinden; sömürgeci sitemin niteliği, devletin askeri faşist bürokratik karakteri, Kemalizm’in dayandığı “yok” etme, “yok” sayma ve şovenist, ırkçı, soykırımcı “Türk-Devlet -Millet yaratma” projelerini “Ulusal Kurtuluş”, “Anti-Emperyalizm” olarak sunarken hiç de böyle olmadığını, ulusal Kurtuluşun başkasının hak gaspı üzerinde olamayacağını, anti-emperyalizmin de İngiliz ve Fransız Emperyalizmi ile anlaşarak Kürt coğrafyasını bölmek ve paylaşmak olmadığını, Lozan’ın emperyalizm ile anlaşarak kendisine meşruiyet kazandırdığını, Kürtler açısında ise hiçbir meşruiyeti olmadığını, sistemin resmi ideoloji haline getirdiği bu siyasetin ulus halk olan Kürtlere dayatılmak için yaratıldığı gibi önemli ve can alıcı tespitlerinin pek çoğunun ortaya konularak açılımının yapılması ilk idi.

Dr. Şıvan; Dil-Kültür- Siyaset-ekonomi, diploması, tarih, edebiyat vs. farklı alanları önemseyerek ve birini diğerinin yedeğine ve tali duruma düşürmeksizin işlemeyi, hiçbir alanı ertelemeyen ve ötelemeyen, adeta bir elin parmakları gibi “biri eksik olursa diğeri de eksik kalır” tarzını benimsemiştir. Bu nedenle siyaseti Kürt dili ile yapmak üzere kendisi başta olmak üzere tüm arkadaşlarının Kürtçeyi yaşamlarının bir parçası haline getirmelerini örgütlemiş ve bunun meyvelerini bugün de hissetmekte olduğumuzu müşahede ediyoruz.

Dr. Şıvan; faaliyetlerinde ise Kürtlerin yaşadığı bütün parçalara bir zat gittiğini, önderleri ile temas halinde olduğunu, Kürtlerin uzandığı bütün alanlarda tüm aydın ve yurtseverleri bizzat kucakladığını, kendisini hep bir öğrenci titizliği ile eğiterek ve yenileyerek, aşama aşama kendisi ile yüzleşerek ve algılarını sorgulayarak ilerlediğini elinizdeki kitapta da gözlemlemeniz mümkündür.

Yazıyı daha fazla uzatmaksızın sizi kitabın kritiği ile baş başa bırakıyoruz. Tüm önyargılardan uzak okuyup değerlendirmeniz, dersler çıkararak katkı sunmanız dileğiyle!

KİTAP; YENİ TANIK VE YORUMLARLA BELLEKLERİMİZİ YENİLEYECEK VE BİZİ BİZ İLE YÜZLEŞTİRECEK NİTELİKTE!

Kaynak : Gelawej

Pêrî Yayınları

Adres: pavlonya sokak nuhoğlu işhanı no:8/4 kadıköy, Istanbul, Turkey

E-mail: periyayinlari@yahoo.com.tr

YENİ DÜNYA DÜZENİNi SARSAN ÜÇ GÜN

YENİ DÜNYA DÜZENİNi SARSAN ÜÇ GÜN

1992 Los Angeles Ayaklanmasi

Aşağıda, 1992 Los Angeles ayaklanmasi üzerine, Chicago Surrealist Grubu‘nun bir değerlendirmesi yer almakta. Bu grubun -kendi ifadeleriyle-“arada sırada yayınlanan“ What Are You Going To Do About It? adlı bir yayını mevcut. Aşağıdaki metin, bu yayının Nisan 1993 tarihli 2. sayısında yer almıştır.

Londarada`ki isyanı daha iyi anlaya bilmek için

TURKISH / TÜRKÇE PDF OLARAK OKU

ENGLISH / İNGİLİZCESİ

Kurdistan Anarşist Grup

Tutuklulara kitap kampanyası

Türkiye cezaevi tarihinin en kötü koşullarını yaşarken, Yüksekova’da 3 genç cezaevindeki siyasi tutuklular ile dayanışmak amacıyla kitap kampanyası başlattı.

Türkiye’deki kötü cezaevi koşullarında mahkûm olan siyasi tutuklularla dayanışmak amacıyla Yüksekovalı 3 genç örnek bir kampanyaya imza attı.

‘Bedenleri tutsak ama düşünceleri özgür olan tutsak arkadaşlarımıza kitap kampanyası düzenliyoruz’ sözleriyle kampanyaya destek çağrısında bulunan Saffet Akın, Navdenk Turgut ve Velat Bor isimli gençler ilçenin Cengiz Topel Caddesi üzerinde bulunan Zagros İş Merkezi önünde kitap kampanyası için stant kurdular. Kurdukları stantta gün boyu bekleyen gençler vatandaşlara başlattıkları kampanya hakkında bilgi vererek vatandaşların desteğini istiyorlar.

Başlattıkları kitap kampanyası için vatandaşlardan destek beklediklerini ifade eden Safet Akın, Navdenk Turgut ve Velat Bor, “10 bin siyasi tutuklu ve hükümlü için binlerce kitap toplamayı hedefliyoruz. Kampanya kapsamında her türlü kitap topluyoruz. Bu kampanya için bütün vatandaşların duyarlılık göstermesini istiyoruz.”şeklinde konuştular.Kampanyayı başlatan 3 gencin daha önce cezaevinde kaldıkları, gençler bu kampanyayı başlatma gerekçesi olarak cezaevindeki mahkumların kitap ihtiyacını karşılamaya yönelik olduğunu belirtiler.

Daha fazla bilgi icin:

Yüksekova Haber
Adres : Cengiz Topel Caddesi Fly Center Kat:5 No: 49 Yüksekova – Hakkari
Telefon : 0438 351 33 64
Faks : 0438 351 33 64
Email : yuksekovahaber@gmail.com

http://www.imgbox.de/users/public/images/m0hxlz1TVa.jpg

http://www.imgbox.de/users/public/images/cQslcN6wUI.jpg

http://www.imgbox.de/users/public/images/4qdjLUdo1z.jpg

Yüksekova Haber

kürt isyanları

http://anticopyrighttr.files.wordpress.com/2011/07/kc3bcrt-isyanlarc4b1-tedip-ve-tenkil.png

http://anticopyrighttr.files.wordpress.com/2011/07/1.png
http://anticopyrighttr.files.wordpress.com/2011/07/2.png
http://anticopyrighttr.files.wordpress.com/2011/07/3.png

kürt isyanları tarihi…

the history of kurdish rebellions…

türkçe / turkish !!!

indir / download

Kaynak:Anticopyright-tr

hayali coğrafyalar: cumhuriyet döneminde türkiye’ de değiştirilen yer adları

http://anticopyrighttr.files.wordpress.com/2011/07/hayali-coc49frafyalar.png

“David Wilmshurst imzalı “Doğu Kilisesinin Dini Yapılanması -1318-1913″ (The ecclesiastical organisation of the Church of the East, 1318-1913) isimli çalışmayı okuyan herhangi bir Türk için, bu kitapta bahsi edilen ve Türkiye sınırları içinde olan yüzlerce ilçe, köy, mahalle ve mezra isminden herhangi biri dahi tanıdık gelmeyecektir. Zira bu isimlerin neredeyse tamamı, Cumhuriyet’in ilk yıllarından bugüne kadar sistemli bir biçimde kök ve anlamlarından tamamen koparılıp değiştirilerek Türkçeleştirilmiştir.

Türkiye’nin çok dilli toplumsal yapısını tek dilli hale dönüştürmeyi hedefleyen ve Cumhuriyet’in kuruluşundan bu yana süren projesinin en önemli ayağını var olan toplumsal gerçekleri ya tamamen ortadan kaldırmak ya da gizlemek oluşturdu. Bu yapılırken de yalnızca makro bir çerçeveye bağlı kalınmadı, insanların özel hayatlarına kadar inilerek, isimleri gibi özel varlıklarına da el konuldu.

Tek millet ülküsünü ayakta tutmak için tarihin deforme edilmesinden, bugünün de geleceğe yaşandığı haliyle aktarılmamasına dönük bu azami çabaya itirazını koruyan Kürtler ise bu süreçte en fazla olumsuz etkilenen kesim oldu. Kürtleri tanımlayan, onları Türklerden ayıran en önemli unsur olan Kürtçe, kamusal hayattan tamamen uzaklaştırıldı.

Devamında da bu dilde anılan kişi isimlerinden yer adlarına kadar her şey Türkçeleştirilmeye çalışıldı. Kürt ailenin Bêrivan dediği çocuk Suna, Kürt köyü Civyan Gürdere, Kürt kenti Gever Yüksekova oldu. Bu derin hafıza silme çalışmasının amacı Berîvan diye bir insan, Gever diye bir kent isminin olmadığını, olsa bile tarihten bir anektod olduğunu verili bir toplumsal gerçeğe dönüştürmekti. Nitekim Gever gibi yerler için de ‘Kürtçe isim’ değil, ‘eski isim’ sıfatı kullanıldı.

Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’ün 2009′da, ‘Kürt açılımı’ndan kısa bir süre önce Güroymak’a gerçek adı Norşîn ile hitap etmesinin ardından, bu isimlerin iadesine dönük yoğun bir beklenti oluşmuş ancak bu da genel ‘açılım’ projesinin askıya alınması gibi gündemden düşürülmüştü. Son zamanlarda bu yönde BDP’li belediyeler tarafından olumlu kararlar alınsa da bu kararların önemli bir kısmı valilikler, kaymakamlıklar ya da yargının engeline takılıyor.

Hayalî coğrafyalar:

Yalnızca Kürt meselesiyle değil, Türkiye’nin tümünün gerçek tarihi ve kültürüyle ilgili bu durum şimdiye dek herkesin farkında olduğu, ancak boyutları konusunda gerçek bir fikrinin olmadığı bir konuydu. Yazar Sevan Nişanyan’ın, Türkiye Ekonomik ve Sosyal Etüdler Vakfı (TESEV) için hazırladığı ‘Hayali Coğrafyalar: Cumhuriyet Döneminde Türkiye’de Değiştirilen Yeradları’ başlıklı raporu sorunun geniş bir dökümünü ve tarihçesini sağlamakla bu yönde önemli bir ihtiyacı karşılıyor.

Nişanyan’a göre, Cumhuriyet dönemini de şekillendirecek yer adlarını Türkçeleştirme politikası Enver Paşa’ya kadar uzanıyor, politikanın fiilen uygulamaya konması da 1. Dünya Savaşı’nın ortalarında, Enver Paşa’nın 6 Ocak 1916 tarihli genelgesiyle başlıyor. Enver Paşa, sözkonusu genelgede ‘İslam olmayan’ milletlerin dillerindeki bölgelerin değiştirilmesini şu sözlerle emrediyor:
“Memalik-i Osmaniyyede Ermenice, Rumca ve Bulgarca, hasılı İslam olmayan milletler lisanıyla yadedilen vilayet, sancak, kasaba, köy, dağ, nehir, ilah. bilcümle isimlerin Türkçeye tahvili mukarrerdir. Şu müsaid zamanımızdan süratle istifade edilerek bu maksadın fiile konması hususunda himmetinizi rica ederim.”(s.41).

Enver Paşa’nın ilkin gerek görmediği Müslüman Kürt ve Arap toplumlarının dillerindeki bölgelerin isimlerinin değiştirilmesine ise Cumhuriyet döneminde başlanıyor.

Atatürk sürdürüyor, İnönü yavaşlatıyor, Menderes yükseltiyor

Aynı politikanın Atatürk döneminde sürdürüldüğünü, İnönü döneminde neredeyse durduğunu, 1950′lerinde ortasında ise ‘radikal’ bir aşamaya evrilerek binlerce yerin isminin değiştirilmesine zemin hazırlayacak düzenlemelerin yapıldığını not eden rapor, 1960 sonrasına dair şöyle bir döküm veriyor:

“Hazırlıklar 27 Mayıs 1960 darbesinin hemen ertesinde semeresini verdi. Darbeyi izleyen dört ay içinde 10 bine yakın yeni köy adı resmi kullanıma sokuldu. 1965′ten önce Türkiye’deki tüm yer adlarının yaklaşık üçte biri değiştirildi. Bazıları binlerce yıllık tarihe sahip olan 12 bin dolayında köy ve 4 bin dolayında bağlı yerleşim ile binlerce akarsu, dağ ve coğrafi şekil, bürokratik zihniyetin ürünü olan yeni Türkçe adlara kavuştu. Eski adları unutturmak için son derece katı politikalar izlendi. Bu adları (parantez içinde dahi olsa) gösteren haritaların basılması, yurda sokulması ve dağıtılması yasaklandı.” (s.13).

Rapordan, 1965′ten 1980′e kadar ad değiştirme politikasının bir kez daha yavaşladığını, 80′darbesinden sonra ise yeniden canlandığını öğreniyoruz. 80 sonrasında da 1960 tane yerleşim yerinin ismi değiştiriliyor (s.15).

Kürt kentlerine özel uygulama:

Nişanyan, ad değiştirme politikasından, Türkiye’nin hemen her tarafının etkilendiğini, ancak bunun en yoğun oranda Kürt bölgelerinde uygulandığını çarpıcı bir tabloyla aktarıyor. Buna göre, 1920′lerden sonra, Türk nüfusun yoğun olduğu Bursa, Denizli, Çorum, Çankırı, Ankara, Afyon, Manisa, Karabük gibi kentlere neredeyse hiç dokunulmadı, bu kentlerdeki isim değiştirme oranları yüzde 10-20 civarlarında seyretti.

Tersi şekilde Kürt kentleri Diyarbakır, Van, Şırnak, Hakkari, Mardin, Bitlis, Bingöl, Batman, Ağrı, Adıyaman, Tunceli, Muş, Elazığ, Erzincan, Erzurum ve Siirt’te ad değiştirmenin sayısal dağılımı yüzde 70-90 arasında gerçekleşti. Antep, Kars, Malatya, Urfa gibi kentlerde de bölge isimleri yüzde 45 oranında değiştirildi. (s.51).

Rapor, yer isimlerinin dünyanın her yerinde, tarihin kendisi kadar yaşlı olabildiğini, kültürün en önemli parçalarından olduğunu farklı örneklerle aktarıyor. Çalışmadaki şu cümle, söz konusu olanın yalnızca bir ülkedeki halk veya halkların diline ait nüansların değil, tüm bir coğrafyanın tarihinin kaybettirilmesi olduğunu gayet iyi anlatıyor: “Anadolu’nun Türkler (ve Kürtler) tarafından iskânı sürecinde klasik tarih kaynaklarının karanlıkta bıraktığı pek çok husus, yer adları analizi sayesinde aydınlatılabilir.” (s.23).

Nişanyan’ın aynı çerçevede hazırladığı “Index Anatolicus: Türkiye Yerleşim Birimleri Envanteri” isimli çalışması da Türkiye’deki il, ilçe, mahalle, köy ve mezra gibi yerleşim yerlerinin eski ve yeni isimleri, kökenleri ve hangi tarihlerde değiştirildiğine ilişkin bilgileri Google Map üzerinden yansıtıyor.

Kürtlerin son yıllardaki en temel taleplerinden biri olan yer adlarının iadesi konusunda, Nişanyan’ın bu çalışması Türkiye’deki yerel ve merkezi yönetimlere önemli bir projeksiyon sunacak kapsamda. Çalışma aynı zamanda Türkiye’de Kürt ve Türk toplumlarının yaşadıkları yerlerin tarihini bilmeleri açısından da faydalı bir kaynak niteliğinde.

Menderes’in hiç mi dahli yok?

‘Hayali Coğrafyalar: Cumhuriyet Döneminde Türkiye’de Değiştirilen Yeradları’ sağladığı önemli veriler ve perspektiflere rağmen, birkaç hususta eleştiri konusu nüanslar da barındırıyor. Öne çıkan iki husus şöyle sıralanabilir:

Nişanyan, Türkçeleştirme politikasının kısa tarihini aktardığı ve bu politikanın ‘radikal bir dönüşüm’ yaşadığını belirttiği 1950′lerle ilgili kısımda, dönemin Menderes iktidarını kollayan bir izlenim veriyor. Yazar birkaç yıl sonra binlerce yer adının değiştirilmesine dönük yasal düzenlemelerin hazırlandığı ve bunun Demokrat Parti hükümetinin İçişleri Bakanlığı tarafından yürütüldüğü dönemi anlatırken ne Adnan Menderes ne Demokrat Parti isimlerini kullanıyor.

Aynı şekilde 1950′lerin ikinci yarısındaki bu dönüşümü “siyasi iktidarları aşan” ifadesiyle tarif ederek Menderes hükümetine bir etkisizlik payesi veriyor. Yazar aynı bölümde, yapılan düzenlemede ‘Atatürkçülerin’ etkisinin fazlalığını “1957′de ‘Türkçe olmayan’ yer adlarını belirlemek ve yeni adlar önermek amacıyla, İçişleri Bakanlığı bünyesinde, silahlı kuvvetlerin, üniversitelerin ve diğer Atatürkçü devlet kurumlarının katıldığı Yabancı Adları Değiştirme Komisyonu kuruldu” cümlesiyle ima ediyor ancak bunu da herhangi bir ek bilgi vermeden ortada bırakıyor. (s.13).

‘Duygusal tepkiler’:

Nişanyan, raporda, yer adlarının iadesine, bunun nasıl uygulanabileceğine ilişkin başta Avrupa ülkelerinden olmak üzere çeşitli örnekler veriyor. Aynı şekilde iadede Kürt coğrafyasında izlenmesi gereken yollara dair de öneriler sıralıyor. Ancak “15 bini aşkın örneğin hemen hepsinde, ne yerel ne de resmi bir geçmişi olan, tamamen bürokratik yaratıcılığın eseri olan yeni adlar üretilmiştir” (s.31) diyen Nişanyan, bundan birkaç sayfa sonra bu bürokratik yaratıcılığın eseri olan adların kaldırılmaması gerektiğini savunuyor. Yazar bu durumu da, naif sayılabilecek bir gerekçeye bağlıyor: “…bugün bölgede Cumhuriyet döneminde verilmiş olan yeradlarının kaldırılarak eski adlara geri dönülmesi, kamuoyunda “Türkçenin” yenilgiye uğraması ve “Türkçe adların” bölge coğrafyasından silinmesi olarak algılanacak ve buna uygun duygusal tepkilerle karşılaşacaktır” (s.72).

Rapor, benzer şekilde Ermenice isimlerin iadesi konusunda da ‘vatandaş’ tepkisini gerekçe göstererek şerh koyuyor. “Doksan beş yıldan veya daha uzun süreden beri Ermenilerin yaşamadığı bir köyde ‘Ermenice’ olarak algılanan eski ada dönüş, haklı veya haksız tepkilere yol açacaktır” diyen rapor, yine geleneksel devletçi yaklaşımı çağrıştıran bir akıl ortaya koyuyor (s.72). Oysa şu anda Kürt kentlerindeki köy-mezra isimlerinin önemli bir kısmı ya Ermenice ya da Süryanice’dir. Ancak Kürtler günlük, hayatlarında, Kürtçe isimler kadar bu isimleri de kullanabilmekte, herhangi bir ‘haklı-haksız’ tepki göstermemektedirler.

Örneğin Hakkarililer, aradan yüzyılı aşkın bir süre geçmiş olmasına rağmen Hristiyan Nesturi toplumunun en önemli merkezlerinden olan Koçanis köyünü herhangi bir dini gerekçeyi dikkate almayıp aynı ismiyle anmaya devam etmekteler. Ancak Nişanyan’ın önerisiyle hareket edilse, buna rağmen köye verilen Türkçe ‘Konak’ isminin kaldırılmaması gerekir.

Raporun bu açıdan dikkat etmediği bir başka önemli husus da özellikle Kürt bölgelerinde il ve ilçe gibi isim dolaşımı çok yaygın olan yerler dışında yerleşim yerlerinin çok önemli bir kısmının Türkçe isimlerinin Kürtlerde büyük ölçüde bir karşılık bulmadığı gerçeği. Diyarbakır’dan Van’a, Mardin’den Batman’a kadar, Kürtlerin önemli bir kısmı köy-mezra isimlerini yalnızca Kürtçe isimleriyle bilmektedirler. Dolayısıyla çok sayıda yerleşim yerinin Türkçe isimlerinin bugün bile kaldırılması oradaki halk için herhangi bir ‘kayıp’ anlamı taşımayacak, bilakis memnuniyetle karşılanacaktır. Burada raporun yazarının açık bir şekilde tarihi-kültürü ilgilendiren böylesi önemli bir konuda güncel siyasi konjonktürün ‘duygusal’ etkisinde kaldığını söylemek mümkün.

Bir başka tuhaf nokta, raporu hazırlayan TESEV Demokratikleşme Programı’nın da Nişanyan’ın ‘duygusal tepki’ önermesine ikna olmuş görünmesi. Raporun ‘Sunuş’ yazısında Demokratikleşme Programı’ndan Özge Genç ve Mehmet Ekinci, bunu “Bu yaklaşımın pratik açıdan gerçekçi olduğunu teslim etmekle birlikte…” sözleriyle ifade ediyor. Önermenin ‘pratik açıdan gerçekçi’ olup olmadığı dahi tartışmaya çok açık. Ancak öyle bile olsa, zaten tartışılan ve sıkıntısı çekilen meselenin kendisi, ‘pratik açıdan gerçekçi’ gibi görünen verili toplumsal adaletsizliklerin kaldırılması değil midir?”

A report of changed ethnical district names (Kurdish-Ermenian-etc.) as a cultural assimilation in Turkey.( During the republic era )

türkçe / turkish !!!

indir / download

Kaynak: Anticopyright-tr

Devletlerarası Sömürge Kürdistan

http://img407.imageshack.us/img407/6014/73592837.jpg

PDF OLARAK ONLINE OKU

Alinti : Enstîtuya kurdî ya Parîsê

* Efendisizler notu( Bizden ) : Sayfanin tanitimi icin alintidir. Sayfada bir cok kitap bulunmaktadir. Online üzeri okuyabileceginiz, kitaplar sizi beklemektedir. Param yok kitap alamiyorum lafini gecersiz kiliyor.




kostenloser Counter
Poker Blog