Archiv der Kategorie 'Halil Uysal (Halil Dağ)'

5.yıllında Halil Dağ

http://www.imgbox.de/users/public/images/34Q9A3zY9m.jpg

Bir bakış, bir ses ve sen gülüşün ile
Bir kez olsun aklından geçirmedin, arkadaşlarını bırakmayı..
Bir çocuk kalbi taşıdın
Tertemiz.

5.yıllında seni anıyoruz

Hasretin kahrediyor.
Seni çok özlüyoruz.

Arkadaşların

Bi Dengê Şehîd Xelil Dag

Gerilla TV

Halil Uysal (Halil Dağ) / UPDATE

JI BO BÎRANÎNA XELÎL UYSAL ( HALIL DAG )

http://www.imgbox.de/users/public/images/300QE9YPjG.jpg

4. yılın da Halil Uysal ( Dağ) ve 3 arkadaşımızı anıyoruz.

Unutmuyoruz !

Kurdistan Anarşist Grup

Halil Uysal ( Dağ)

Onları anlatmaktı senin hikayen

Gidenleri en iyi sen anlattın, geride bıraktıklarıyla, gözlerinde bıraktıklarıyla. Onlar sende bıraktı emanet sözlerini, sen de duyması gerekenlerde… Onları anlatmaktı senin kendi hikayen.

http://www.imgbox.de/users/public/images/aCpTjOuzgY.jpg

Bir ömrün ayrıntılarında unutulan, tasfirsiz bırakılan yaşanmışlıklara hep acemi kaldı kelimelerimiz. Bazen, ancak tek bir sözcüğe sığdırılmaya çalışılan uzun yolculuklar kadar sahici olunabilinir bir ömrü tek bir isimle sınırlamak. Kıyılarına vuran her dalgayla gittikçe arşınlanan yüreklere benzediler uzaklaştıkça. Uzaklaştıkça bizi eksiltiler geleceğe. Ve onları tanımlayamadık, hep yüklemsiz kaldı cümleler, cümlelerim…

Ama bilirsin bazı isimler vardır ki, tüm yaşanmışlıklarını taşırlar hecelerinde. Tüm ömürleri sanki o hecelerin telaffuzuna sinmiştir. Çünkü onlar isimlerinin bıraktığı tınıda hala soluk almaya devam ediyorlardır. Hala orada bir yerde başladıkları yürüyüşe devam ediyorlardır, kimselere görünmeden, sadece hissedenlerin duyacağı bir tonda seslere dönüştürdükleri sözcükleri ile yeni hikayeler yaratıyorlardır. Çoktan unutulmaya yüz tutmuş hikayelerdir bunlar, kimsenin zaman ayırıp anlatamayacağı, kimsenin duyunca asla unutamayacağı nemli hikayeler….

Oysa biz korkarak kurduk cümleleri bir başkasına dair, gidenlere dair, bir daha hiç gülmeyeceklere dair. Sanki tanımlamaya kalkışsak birşeyler eksilecek gibi duyumsadık belleğimizdeki yansımalarından. Sanki isim koymadan bırakmak daha bir sahici kılıyordu onlardan bize kalan izleri. Sözlere dönüşen anıların bizim olmaktan çıkacağından korktuk belki de. Her yeni haberle yeni bir sağanağa yakalansak da amansız, tüm titreyişlerimizi kendimize saklamayı seçtik gök gürültülerinin sağır edici kalabalığında. Ama sen anlatıyordun onları en umulmaz yerinden, en yaşanılası sözlerinle. Gidenleri en iyi sen anlattın, geride bıraktıklarıyla, gözlerinde bıraktıklarıyla. Onlar sende bıraktı emanet sözlerini, sen de duyması gerekenlerde…

Onlar, gözlerimizin takılı kaldığı uçurum boşluğundaki damlalar, onlar, tüm gülüşlerimizin ardındaki saklı acılarımız, onlar, uzaklaştıkça yakınlaştığımız, dokunulmasından ürktüğümüz sisli hüzünlerimiz… senin yanlarına varmak için acele ettiğin onlar…hep oradaydılar, hep oradaydın, onlarla… sözcüklerinin tılsımına sindi süretleri her birinin. Anlatımının serinliğinde acının en koyu izleri bile bir başka esriklik tadındaydı. Sen acıyı tanıyordun, acıyı sözcüklere bulayıp katlanılabilir kılmayı öğrendin, öğrettin. Seni sözlerinle tanıdık, seni sözlerine yüklediğin ince sızılarıyla, sızılarınla. Sözlerin hep ulaşılabilir sadeliklekte ve daha bir gerçekti. Tenimize, hüznümüze, özlemlerimize dokunuyordu her satırı. O sözleri okurken her yüreğin kendinden, hatırladıklarından, sevdiklerinden, özlediklerinden, korktuklarından, beklediklerinden bir parça bulması bundandı. Onlar gerçektiler, onlar yaşanmıştılar, onlar yaşanılabilir, dokunulabilir, hissedilebilir, anlaşılabilir bir mesafedeydiler hep. Onları kendimizin sanmamızı sağlayan şey, seninde o sözcüklerin arasında bizimle yaşamandı. Sen sadece yazmıyordun, sen yazdıklarında soluyordun, hissediyordun o ömürlerin her karesini, kendin kadar. Sözün tılsımına ulaşmıştın, bilgeliğine. Diğer insanlara giden bir köprü yapmıştın o sözleri. Seninle kurduğun o köprüde karşılaştık ilk kez, görmeden, görüntünün ötesinde, sözlerinin sadeliğinde, yakıcılığında. Sözlere inanmıştım ben de, sözlerin nelere kadir olduğunu, neler taşıyabildiğini, neler değiştirdiğini görmüştüm. Belki de bu yüzdendi kurduğun köprüyü fark etmem, sana doğru adımlarımın tereddütsüzce akışı…

Yaz ama mutlaka yaz

Tüm dünyanın sonbahara, tüm anılarımın yağmura dönüştüğü bir zamanımda bana bir defter hediye etmiştin yazmam için. Bazen hiç konuşmadan uzun uzun susardık, konuşulacak sözlerimiz olmadığından değil, tüm konuşmalarımızın hüzne çıkacağını bildiğimizden. Bu yüzden “yaz” diyordun, “mutlaka yaz.” Sözlerin nerede anlamını yitirdiğini çok iyi biliyordun, tek tek yaşayarak öğrenmiştin, geçmiştin o acıtan patikalarından hayatın. Sessiz sözlerin vardı susuşunda hissedebilenler için, bazen hüzün, bazen umut, bazen acı… susuşlarında çırpınan vedalar vardı eskiyen yıllardan. Kendine eklediğin ömürlerin toplamıydın sanki. Başkalarının hayallerinde canlandırdıklarını sen yaşamının, gerçeğinin bir parçası yapardın. Yazmanın, yükünü sırtladığın tüm ömürleri kendi ömrüne katmak ve sözlerinle onlara yeniden ulaşmak olduğunu bildiğinden, benim de mutlaka yazmam gerektiğini söylerdin. Acemi bir köprü kurmamı belki de.

Sonra bir kış günü, karların beyazlığında daha çok görünür kılınan hüzünlerimi saklama telaşındayken, bana verdiğin defteri bitirip bitirmediğimi sormuştun. Ancak birkaç sayfası yazılan defteri isteyip okuyunca içlerinde en çok beğendiğin bir şiir olmuştu. Ben de o şiiri sana atfettiğimi söylemiştim o karlı zamanda. Sonra nedense bana, “eğer şehit düşersem beni yazar mısın?” diye sormuştun ansızın. Bense zaten yitirdiklerimin ağırlığında ezilirken öyle bir soruya karşılık olarak verebileceğim cevaptan çok, o sorunun sorulmasındaki duygulara odaklanmıştım. Sonra, “ben seni yazmayacağım çünkü sana bir şey olmayacak” dedim, içimde tarif edilemez bir kaygıyla. Hani bazı insanlar olur ya onların hep yakınlarımızda bir yerler de olacağını düşünürüz, neden böyle bir kesinlikte düşündüğümüzü hiç bilmeden. Onları yitirme korkusu yoktur, ta ki böylesi bir anda birden beliriveren bir kaygı fırtınasına yol açan bir durumla karşılaşana kadar. “Bizden sonra umarım yazacak birileri olur” dedin sonra, hiç unutamadığım bir iç çekişle. Gözlerinde işte o zaman ilk kez özlemin yakıcılığını gördüm. “Gitmeliyim” diyordun, “ gitmeliyim, çok kaldım buralarda, Botan, Dersim, Serhat, Amed’e gitmeliyim, tamamlamam gereken bir yürüyüşüm var, oralara mutlaka gitmeliyim…” Ben de, belki hep geride kalmışlığın verdiği tuzlu tatla, sana hayranlıkla bakmıştım ve keşkelerimi sıralamakla yetinmiştim…

Seni yazmaya cesaret edemedim

Biliyordun, tüm mutluluklar kalabalık ve tüm acılar yalnız yaşanırdı. Ama sen yalnızlığını bildiğin her acıya ortak olmaktan geri kalmayacak kadar erdemliydin. Hikayesine ortak olduğun herkes sende kalıyordu, belleğinin med-cezirinde kaybolmazdı hiçbiri. Zamanı unutuşların gerekçesi yapıp ertelemezdin hiçbir yaşanmışlığı. Kendinden daha çoktu hikayelerinde andığın dağlıların anıları. Onlarsız kendini görünmez kılmıştın. Kendi hikayene zaman ayıramayacak kadar başka hikayelerdeydin. Acılarıyla, özlemleriyle, sevgileriyle, sakındıklarıyla, umutlarıyla, gülüşleriyle, korkularıyla, bekledikleriyle, yarımlıklarıyla her dağlı biraz da diğerinin yansımasıydı, senin olduğu gibi. Onları anlatmaktı senin kendi hikayen. Sesleriyle, renkleriyle, anlattıklarıyla, demek istedikleriyle sözlerinde buluşurlardı her biri. Karşılaştığın tüm yüzlerde bir tebessüm bırakır gibi karşılık verirdin selamlarına… Sonra gittin. Ellerimizde kalın hüzünler biriktirdik sana dair.

Tarih, 1 Nisan 2008 Zap. Karker Tepesi’nde haberini aldığımda elimdeki radyoyu gayri ihtiyari fırlatıp atmıştım, arkadaşların şaşkın bakışları arasında. O an elimden gelen tek şeyi yapmıştım, hiç düşünmeden, aslında yaptığım şeyin hiçbir şey olduğunu bilerek.

Hani kabullenemeyeceğini bildiğin bir şey için kendini hazır hissetmediğinde o kısacık ama ölüm kadar ağır anlarda kendini sığdıracak bir yer ararsın ya boşuna. O andan, o anın gerçeğinden kaçmak, kendinle hiç karşılaşmayacağın bir uzaklık dilersin. Ama olmuyor, oradasın, o gerçeğin orta yerindesin. Peşinden sürüklenip gelecek gittiğin her yere, oturduğun her taşa, dinlediğin her suya, tenine değen her rüzgara, geçtiğin her patikaya, ellerini üşüten her yağmura, gördüğün her yüze, her gülüşe sinerek kendini hergün biraz daha büyüterek, seni biraz azaltarak eşlik edecektir sana. Kimselerin yüzünü görmesini istemezsin, yüzünün okunmasını istemezsin. İçindeki fırtınanın yüzüne taştığını hissedersin. Ani bir yaşlanmayla yüzünde derinleşen çizgilerde acını göreceklerinden korkarsın arkadaşlarının. Acı yalnız çekilir ya, bulunduğun yer her neresi ise ilk yaptığın oradan kaçmak olur, sonradan kendinden kaçarken de yalnız olasın diyedir bu ilk adım. Ama her adımında daha bir çoğalarak haykırır ardından, “o artık olmayacak, artık gülmeyecek, artık konuşmayacak, artık yürüyemeyecek, hiç kızmayacak, hiç ağlamayacak, hiç dönmeyecek…” Beynine üşüşen anıların hepsi birden karşında belirecek. Anın dokunulabilir sızısından kurtulmaya çalışırken, asıl geçmişte kalanlar olacak gözyaşlarına yol gösterenler. Belleğin sana kendini kanıtlamak istercesine hızlı çevirir silinmeyen suretini, gidişini, son sözlerini. Sanki sırada bekliyorlarmış gibi tek tek belirirler o hiç eskimemiş gibi duran anlar. Kendi sınırlarına sığmaz olursun. Gözyaşların yatağından taşarken, hala birilerinin gelip bunun gerçek olmadığını söylemesini beklersin boş olduğunu bile bile. Sonra, son gününü, son sözünü, gördüğü son yüzü, hissettiği son duyguyu, yarasına dokunmak istercesine yıkılan köprünün taşlarını bir daha nerede bulabileceğini sorarsın kendine. Onun ardında bıraktıklarını da öncekilere katarsın, devamının geleceğini bilerek, bir keşkenin daha ardından beklediğini bilerek…

Evet Halil yoldaş, şahadetini duyduğumda aklıma gelen ilk şey olsa da, seni uzun süre yazmaya cesaret edemedim. Hep sözlerimin acemiliğinden korktum, şimdi olduğu gibi. Hep yarı uykulu doğanın gövdesine sığınırdım öylesi zamanlarda. En çok da sonbaharlar da anımsardım benden isteğini. Ve en çok sonbaharlar da yazamadım seni. Sonbaharlar da erteledim sözcüklerin ülkesine girmeyi, hep boğazımda bir düğüm bırakırken esintileri. Bugün seni yazmaya başlayınca aklımda sonbaharlar olsa da, sonbaharı geride bırakınca yazabildiğimi fark ettim. Zemherinin yorgun beyazında üşürken birileri, onları da bu sözlerin yankısına katıp hatırlamak adına dokunmak istedim mavi yüreğine… acemi kalemimle sözlerine sığınıyorum, ardından…ilk defa…

Ufuklarına dokunduğumda bana gitme zamanının geldiğini haber veren buğulu sözlerinle hatırlıyorum son görüşmemizi “kameraman Halil’in de hikayesinin bir sonu olmalı” demiştin, kamera çantanı sırtlayıp yeni bir yolculuğa hazırlanırken… henüz tenine dokunacağın son sonbaharından önce…bir yaz günü..

EYLÜL TEKOŞİN

YENİ ÖZGÜR POLİTİKA

FIRAMEK QEHREMANTÎ

JI BO BÎRANÎNA HALÎL UYSAL ( HALIL DAG )

EV FILM

FILMÊ TE YE..

şimdi yürüme zamanı

Halil Dag Anısına

Kaynak: Gerilla TV

Emeği geçen tüm yoldaşlara teşekkürlerimizi gönderiyoruz.

Kurdistan Anarşist Grup

HALİL DAĞ (HALİL İBRAHİM UYSAL)




kostenloser Counter
Poker Blog