Archiv der Kategorie 'Antimilitarismus'

Kurdische Großdemonstration am Samstag in Köln

http://img5.fotos-hochladen.net/uploads/demo06082015auqclkehjs7.png

Köln | Die kurdische Organisation Nav-Dem – Demokratisches Gesellschaftszentrum der KurdInnen in Deutschland e.V. hat für dem kommenden Samstag zu einer Demonstration in Kölm aufgerufen. Dem Aufruf haben sich über 40 weitere Organisationen* angeschlossen. Die Kölner Polizei rechnet, nach Absprache mit dem Veranstalter, mit mehr als 8.000 Teilnehmern. Die aufrufenden Organisationen werfen Recep Tayyip Erdoǧan und der Partei AKP Machtbessenheit vor und fordern ein Ende des „Kriegskurses des türkischen Staates“.

Im Aufruf wird das PKK Verbot der Bundesregierung kritisiert, wie auch Waffenexporte aus Deutschland und die Stationierung der Patriot-Raketen in der oder die Türkei. Die Nav-Dem spricht von fast 1.000 festgenommenen und inhaftierten kurdischen, alevitischen und revolutionären Aktivisten in der Türkei. Der türkischen Regierung wirft man zudem vor, trotz Waffenstillstand PKK-Stellungen in den Kandil-Bergen zu bombardieren und Abdullah Öcalan, den Führer der PKK, der seit Jahren in Haft ist, total zu isolieren. Der Türkei, so heißt es in dem Aufruf zur Kölner Demonstration, gehe es auch darum die Autonomie im Kurdengebiet Rojava und deren Selbstverwaltung durch die PYD zu verhindern.

Die zentrale Botschaft des Aufrufes: „Wir fordern von der Bundesregierung, dass sie endlich ihre Türkei-Politik ändert, jegliche Waffenexporte in die Türkei und die Region stoppt sowie ihren Beitrag zur friedlichen Lösung der kurdischen Frage, z.B. durch die Aufhebung des PKK-Verbotes, leistet. Rojava muss endlich anerkannt werden.“

Die Kölner Polizei wird die Großdemonstration begleiten und appelliert an die Teilnehmer der Demonstration friedlich und gewaltfrei zu protestieren. Die Demonstration beginnt um 12 Uhr auf dem Ebertplatz und wird sich gegen 15 Uhr über die Turiner Straße, Marzellenstraße, Trankgasse und Alter Markt in Richtung Heumarkt bewegen, wo eine Abschlusskundgebung geplant ist. Die Demonstration soll sich gegen 19 Uhr auflösen.

Neben der Demonstration ist an diesem Wochenende auch noch Gamescom und Gamescom City Festival in Köln. Zwei Großereignisse, zu denen in der Stadt mehrere hunderttausend Besucher erwartet werden. Der Appell an alle Kölnbesucher ist, so weit möglich die Öffentlichen Verkehrsmittel zu benutzen. Zudem kommt es auch an der Baustelle am Kümpchenshof am Kölner Mediapark zu einer Vollsperrung.

* Die Organisationen, die sich dem Aufruf zur Demonstration in Köln angeschlossen haben:

NAV-DEM (Kurdisches demokratisches Gesellschaftszentrum, BRD), AvEG-Kon (Konföderation der unterdrückten MigrantInnen von Europa), TJKE ( Einheit der kurdischen Frauen Europa), SKB (Einheit sozialistischer Frauen), AABF (Alevitische Gemeinde Deutschland e.V.), BDAS (Bund der Alevitischen Studierenden e.V.), BDAJ (Bund der Alevitischen Jugendlichen e.V.)ATIF (Föderation der ArbeiterInnen aus der Türkei BRD), Yaşanacak Dünya/devrimci proletarya (für eine lebenswerte Welt/revolutionäre ProletarierInnen), DIDF (Föderation der demokratischen ArbeiterInnen-Vereine), ADHK (Föderation der demokratischen Rechte, Europa), Nor Zartonk, ADEF (Föderation der demokratischen Dersim-Vereinigungen, Europa), FKE (Föderation der ezidischen Vereine), Young Strougle, FEDA(Föderation der demokratischen AlevitInnen), MDDP (Partei des demokratischen Wandels Mesopotamien), FCIK (Föderation der islamischen Gesellschaften), YXK(Verband der Studierenden aus Kurdistan), Cîwanên Azad, Jinên Cîwanên Azad, FIDEF (Föderation der ArbeiterInnen-Vereine der BRD), KCD-E (Demokratischer Gesellschaftskongress der Kurden, Europa), SYKP (Die Partei der Sozialistischen Wiedergründung), ÖDA (Freiheit und Solidarität, BRD), YSGP (Partei der grünen und linken Zukunft), PIK (Islamische Partei Kurdistans), ASM (Rat der Exilierten, Europa), KKP (Kommunistische Partei Kurdistans), Aktionsgruppe für den Aufbau der dritten Reihe, BIR-KAR (ArbeiterEinheit), Assembbly of Armenians of Eurpe Sektion Deutschland(Rat der ArmenierInnen Europa), Kampagne Tatort Kurdistan, MLPD, YDG (Neue Demokratische Jugend), Yeni Kadin (Neue Frau), Soli-Komitee-Wuppertal, Kurdisch-Internationalistischer FrauenRat Berlin Dest Dan, Revolutionärer Sozialistische Bund (Köln), Demokratische Bewegung der TscherkesInnen in Europa, Bundesweite Montagsdemo, Revolutionär Sozialistischer Bund / IV. Internationale (RSB) Oberhausen, Linke Erwerbslosen Organisation (L.E.O.) Köln, Rote Aktion, SJD- Die Falken Landesverband NRW, Interventionistische Linke (IL)

Report-K

Türkische Soldaten brechen ihr Schweigen

Tayfun Gönül’ü Kaybettik!

http://www.imgbox.de/users/public/images/OPes4HDEAo.Jpeg

Türkiye, Tayfun Gönül’le 7/13 Ocak 1990 Haftalık Sokak Dergisi’nde çıkan bu röportajla tanıştı. Türkiye’nin ilk vicdani retçisi Gönül’ün “Askerliğe Savaş Açan Adam” başlıklı bu ilk röportajını ve kararının nedenlerini anlattığı manifestosunu yayımlıyoruz.

Tayfun Günül doktor. Onu Sokak’a zaman zaman yazdığı telif yazılardan hatırlayabilirsiniz. 32 yaşındaki Gönül, “Beni zorla askere almaları vicdan özgürlüğünün ihlalidir” savıyla devleti mahkemeye veriyor.

Askerliğe karşı tepkin ne zaman başladı?

Çocukluğumdan beri diyebilirim. Çünkü ben kendimi bildim bileli, var olan dünyadan çok, olması ge­reken üzerine düşündüm. Bir takım değer yargılarım var. Bunlar kendimi bildim bile­li vardı. Özgürlük gibi, adalet gibi, eşitlik gibi. Uzunca bir süre bu yargıları, mesela Müslümanlık içinde aradım. Birçok insan gibi.
Ortaokulda, kolejde okuyordum, kole­je gelenler hep üst orta sınıf ailelerinin ço­cuklarıydı. Orda hayat, din dışı düzenlen­mişti. O insanların yaşam tarzları öyleydi. Sahurda niye yemek çıkmıyor diye idareyle kavga ettiğimi hatırlıyorum.
O ruh hali bu­gün de devam ediyor. Hiçbir zaman disipli­ne uymadım. Her zaman başım disiplin ku­rulları ile derde girdi. Doğru bulmadığım bir şeye, kurallar böyledir diye uymadım, çoğu zaman sessiz de kalmadım.

Kaç yaşındasın?

Şu anda 32 yaşındayım. Birisinin bana emir vermesine çok tepki duyuyorum. Aynı şekilde başka birine bir şey emretmeye de çok zorlanıyorum. Gar­sondan çay istemeye bile. Genelde şiddete yatkın olmayan bir kişiliğim var.
Bugüne kadar askere gitmemeyi nasıl başardın?
Sonuna kadar yasal olanakları kullan­dım. Bakaya suçundan mahkemeye veril­dim. Mahkemeye gitmeyerek ve adresimi değiştirerek mahkemeyi uzattım. Bu arada paralı askerlik hakkı çıktı, iki yıl da böyle geçti.
Neden paralı askerlik yapmadın, üç ay­da kurtaracaktın?
Yaşamımda her zaman düşüncelerimle, davranışlarım arasında bu uyumu gözetmişimdir. Sonuçta benim askerliğe karşı çık­ma nedenim; askerliğin zor ve uzun olma­sından değil, çünkü ben bir doktorum, her­kes bilir ki doktorlar zaten sıradan erler gibi bir askerlik yapmazlar, hayli rahat geçer. Tam tersine askerlik yapmayı reddetmek, bir doktor için yaşamını daha zor koşullar­da sürdürmektir.
Benim karşı çıkışımın nedeni ahlaki. Bu açıdan paralı ya da parasız, uzun ya da kısa dönem benim için fark etmez. Orduya katılmak militarist aygıtın bir parçası olmak demektir. Bunun ahlaki sorumluluğunu üstlenmek istemiyo­rum.
Doktorum diyorsun ama doktorluk da yapmıyorsun?
Doktorluk yapmamamın birçok nedeni var. Bu nedenlerden biri şaşabilirsin belki ama militarizmle ilgili. Militarizm sadece orduyla sınırlı değil, toplumun bütün doku­larına, bütün kurumlarına yayılmış. Zaten bütün kurumlar oluşurken, iç işleyişlerinde kışla yönetmeliklerini örnek almışlar. Okul, hastane de buna dahil. (Foucault bu­nu ayrıntılarıyla gösteriyor.) Bunun en be­lirgin göstergelerinden biri beyaz önlüktür. Üniforma her yerde aynı işlevi görür, insan­ları tek tipleştirmek, kişiliksizleştirmek, salt işlevini yapan robotlar haline dönüştür­mek. Bana göre üniformanın rengi önemli değil. Haki ya da beyaz olabilir.

Biraz daha kendini anlatsana…

Erkek olarak iktidar doğmuş olmaktan başka, aslında eğitimim açısından da mutlu azınlık tabir edilen kesimdenim. Türki­ye’nin en iyi okullarında okudum. Ortaoku­lu, Kadıköy Anadolu Lisesi’nde, liseyi An­kara Fen Lisesi’nde, üniversiteyi Hacettepe Tıp Fakültesi’nde okudum.
Belki megalomanlık ediyorum ama, isteseydim seçkinle­rin arasında yerimi alabilirdim gibi geliyor. Ancak, yaşadığım ortamda her zaman eğre­ti durmuşumdur. Sonuçta devlet babanın onca para harcamasına rağmen ona nankör­lük edip hep kendi içinde bulunduğum ko­num dahil haksızlığa karşı değişik tepkiler göstermişimdir. İşi sonunda ihanete kadar vardırdım.
Hiç doktorluk yapmadın mı?
Yaptım. Aç kaldığımda kaçak gece nö­betleri tuttum. Bu arada, eski kitapçılık, ka­feterya işletmeciliği, çevirmenlik, dericilik, balıkçılık gibi çeşitli işlerde çalıştım. Şu sı­ralarda hasbel kader Sokak’a telif yazılar yazıyorum.

Pekiyi, siyasi kimliğin?

Lise yıllarından itibaren sosyalist hare­kete katıldım ve uzun bir sosyalist geçmi­şim var. Ama içinde olduğum yapıların da askeri olmadım. Hep çıbanbaşıydım. Daha sonra, sosyalizme eleştirel bakmaya başla­dım. Ve dünyayı değiştirmenin bilimsel yo­lu olamayacağı kanaatine vardım.
Fakat devrimci olmama yol açan sebepler aynen ortada duruyordu. Bireysel inisiyatiflere dayanan ahlaki yeni bir devrimciliği hem yaşamımda hem de düşünsel olarak tasarla­maya giriştim. Ve tarihi olarak bu olanağı anarşist gelenek içinde buldum. Kafanızda ne canlanır bilmiyorum ama kendimi anar­şist olarak tanımlıyorum.

Ne kadar ciddi konuşuyorsun Tayfun, kampanya nedeniyle mi?

Biraz öyle… Çünkü sözünü duyurabil­mek için biraz molla olup tumturaklı laflar etmen gerekiyor. Aksi takdirde sosyalistle­rimiz dahil hiç kimse seni ciddiye almıyor. Gülmenin bile teorik izdüşümünden söz et­mek zorundasın.

Yani anarşist olduğun için mi askerli­ğe hayır diyorsun?
Anarşistlerden aske­re gitmeyen yok gibi.

Bir tür anarşizm yorumu diyelim. Tabii, anarşist olmanın koşullarından biri milita­rizmi olumsuzlamak. Ama bu konuda atı­lacak pratik adıma herkes kendisi karar ve­rir.
Benim için hayatta direnme noktaları var. Örneğin seçimlerde oy vermem. Polise ve mahkemeye başvurmam. Devleti yatak odama sokmam. Bütün bunlar direnme noktaları. Askere gitmemek de bunlardan biri. Aksine davransaydım, kendime olan saygımı yitirirdim. Kimileri için en iyi anarşist kendine olan saygısını yitirmiş anarşisttir, çünkü hiçbir işe yaramaz.
Ama yürütmek istediğin kampanya­nın anarşizmden öte pek çok insana hitap etmesi gerekmiyor mu?
Zaten manifesto öyle kaleme alınmıştır. Bence askere gitmek istemeyen herkesi kapsıyor.

Bu kampanya başını belaya sokmaya­cak mı?

Bu kararı vermeden önce bir yıl kadar dü­şündüm. Birçok arkadaşımın yaptığı gibi gözden uzak, kıyıda köşede durup askere gitmemek de vardı. Ancak ben yaşamın an­lamını hiçbir zaman salt kendi yaşantım üzerine kurmadım.
Dünyayı değiştirmek mücadelesiyle kendimce bir bağ kuramadı­ğım zaman, huzursuz oluyorum. Böylesi gizli saklı yaşamak bana onursuz geliyor. Bunun pratik sonuçlarının farkındayım.
Beni zorla askere alabilirler. Saçlarımı ke­sip elbise giydirebilirler. Ama hiçbir zaman emredersiniz komutanım dedirtemezler. Elime silah verip al bir düşman diye karşım­daki insanları öldürtemezler. Selam verdirtemezler. Yapabilecekleri en fazla şey, beni öldürmek.
Doğrusu ölüm beni korkutuyor ama, insan yaşamını nereye ka­dar ölüm korkusuna göre düzenleyebilir?
Bu kampanyadan ne bekliyorsun?
Bu kampanyanın yaratacağı etkileri as­lında ben de merak ediyorum. Türkiye Devleti Avrupa topluluğu ile ilişkilerinde bir de­mokratikleşme gösterisindedir. 141-142-163′ü bile inşallah 10 yıl içersinde kaldıra­caklar. Bence bu kampanya devletin bam beline basıyor. Ve tahammül sınırlarını zorluyor.
Öncelikle ne kadar hoşgörülü ol­duğunu göreceğiz. Daha sonra, toplumda 12 Eylül’ün onca tahribatından sonra, mili­tarizmin itibarının sarsılıp sarsılmadığı da somut olarak ortaya çıkacak. Ve en önemli­si, bir tabunun yıkılıp tartışılır kılınması­dır ki, örneğin Kürt sorunu da böylesi bir ta­buyken birileri bu meseleyi gündeme getirmeseydi, bugün bu kadar açıklıkla konuşu­labilir miydi? Pratik sonuçları açıkçası beni pek ilgi­lendirmiyor.
Somut olarak ne yapmayı düşünüyor­sun?
Öncelikle devleti mahkemeye verece­ğim. Biraz evvel, direnme noktalan olan bi­ri olarak mahkemelere başvurmadığımı söylemiştim.
Söylemek istediğim, pratik yarar umarak başvurmamaktı. Mahkeme­den hiçbir şey beklemiyorum, amacım ko­nunun tartışılmasını sağlamak.
Bir vicdan özgürlüğünden bahsediliyor. İnsanlar vic­dani kanaatlerine aykırı davranmaya zorlanamazlar deniyor. Beni zorla askere almak, vicdan özgürlüğünün ihlali değildir de ne­dir? Tabii, devletten özgürlüklere saygılı olmasını beklemiyorum ama bu kendileri­nin çözmek zorunda olduğu açık bir çelişki.

Kimlerden destek umuyorsun?

Öncelikle kadın hareketinden. Çünkü militarizm hiç tartışmasız bir erkek ideolojisidir. Militarizme karşı mücadele (bazı fe­ministler gene kendileri adına politika üret­tiğim için kızacaklar ama) kadın hareketi­nin asli meselelerinden biridir.
Ayrıca, bu­gün Kürt ulusuna karşı ilan edilmemiş bir iç savaş vardır. Ben nasıl erkek olmama rağ­men cinsiyetime ihanet ediyorsam, bu sa­vaşa katılmamakla kendi ulusal kimliğime de bir anlamda ihanet ediyorum.
Dolayısıy­la Kürt hareketinden destek bekliyorum. Özellikle merak ettiğim bir konu sosyalistlerin tutumu. Acaba, bir anarşisti destekle­yecek kadar “özgürlükçü” olabildiler mi?
Hemen söyleyeyim, bir sosyalist ülkede de yaşasaydım, aynı kampanyayı yürütürdüm. Benim için ordunun kızılı da sarısı da beya­zı da hepsi bir. Ayrıca, Müslümanların tu­tumlarını da merak ediyorum. Bana öyle geliyor ki inançlarında samimilerse, bu la­dini devlette askerlik yapmak onlara da ters geliyor olmalı. (IC)
Tayfun Günül’ün manifestosu:

Zorunlu Askerliğe Hayır

1990′ların dünyasında özgürlük arayışlarının giderek artacağı­nın ipuçları var. Özgürlük ve ta­bular, birbirleriyle asla bağdaşa­mayacak iki kavram. Yıkılması gereken tabuların başında da or­du ve militarizm geliyor.
Militarizm, bütün insan ilişkilerinde tahakkümü ve sistematik şiddeti meşru gören, olumlayan, toplumun bütün dokula­rına sinmiş bir hastalık. Bu yüzden insanlık özgürlük arayışında milita­rizmle hesaplaşmak zorunda.
Ordu, Türkiye’de bir tabu. Üstelik şimdiye kadar pek dokunulmaya ce­saret edilemeyen bir tabu. Hepimiz askeri marşlarla, cafcaflı bayram kutlamalarıyla büyüdük. Kendi tarihimi­zi, fetihçi, asker bir millet olduğumu­zu ve bunun erdemlerini vazeden, resmi tarihin ağzından öğrendik. Or­du, bütün politik çekişmelerin ötesin­de saygın bir konumdaydı.

12 Eylül’le birlikte ordunun bu ko­numu sarsıldı. Sivil politik güçler kendi açılarından militarizmi eleştir­meye başladılar. Kuşkusuz bu eleştiri ordunun darbe yapma geleneği ile sı­nırlıydı.

Ancak, artık ortada çok daha önemli bir gerçek var. Militarist de­ğerler, basında açıkça dile gelmese de, yer yer alay konusu olmaya başla­dı. Gençler artık geniş ölçüde askere gitmek istemiyor.
Askere gitmeyenin erkek sayılmadığı dönemler geride kalmak üzere. İnsanlar artık askerlikten kurtulma­nın yollan üzerinde ciddi ciddi kafa yoruyorlar.
Dünyanın bütün orduları, kendi varlık nedenlerini yurt savunması kavramının arkasına gizlenerek meşrulaştırırlar. Herkes savunmadaysa kim saldıracaktır, o za­man? Gerçek ise ordunun sistematik şiddet ve yok etme­ye yönelik bir örgütlenme olduğudur.
Her ne kadar güç dengeleri ve hükümet politikaları zaman zaman frenleyici olsa da her profesyonel askerin kafasında bir fatih olmak yatar. Bu yüzden, kalıcı bir dünya barışı orduların olduğu koşullarda mümkün değildir.
Savaş gerekçesiyle varlığını meşrulaştıran ordunun asıl işlevi ise “barış” dönemine ilişkindir. Ordu, bir ülke­deki statükoyu korumakla yükümlüdür her şeyden önce. Statüko ise, o toplumdaki tahakküm ilişkilerinin bütünü­dür.
Yönetenlerin yönetilenler, mülk sahiplerinin mülksüzler, erkeklerin kadınlar, egemen ulusun diğer uluslar üzerindeki tahakkümüdür statüko.
Ve en sonu ordu bir eğitim kurumudur. Herkese üni­forma giydirir, kişiliksizleştirir. Emirlere mutlak itaati öğ­retir. Kendi astlarına emretme yeteneği kazandırır. Var olan makinenin çarklarının dönmesi için kişiyi kendi yaşa­mından vazgeçecek ölçüde duygusuzlaştırır, mantıksızlaştırır, robotlaştırır. Otoritelerin tanımladığı bir “düşma­nı” yok etmeyi, farklı olana nefretle bakmayı öğretir.
İnsanların özgürlük arayışı, “Ben devletim, canımın istediğini yaparım” demeyi giderek güç­leştiriyor.
Bir “vicdan hürriyeti” varsa, in­sanlar başkalarına doğrudan zarar ver­memek koşuluyla kendi vicdani kanaat­lerine aykırı davranmaya zorlanamazlarsa ve devletler de bu “hürriyeti” kabul et­mişlerse, artık kendi ordularını oluştur­manın “zorunlu askerlik hizmeti” dışın­da yollarını bulmak zorundalar.
Askerlik yapmanın, orduya katılmanın kişinin vicdani kanaatlerine aykırı oldu­ğu durumda hiçbir güç bu kişilere “zo­runlu askerlik” yükümlülüğünü dayata­maz.
Özellikle İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra yaygınlaşan ve giderek insan hak­larının ayrılmaz bir parçası olan bu hakka “Vicdani red” hakkı diyoruz. Vicdani red hakkı doğal hukukun gereğidir ve Türkiye Cumhuriyeti Devleti imzaladığı İnsan ‘ Hakları Bildirgesiyle ve 1982 Anayasası ile bu hakkı zımnen kabul etmiştir.
Bu kabulünde samimiyse yapması gereken zorunlu askerliği öngören yasa ve yönetmeliklerini değiştirmektir. Kişinin vicdani kanaati çok değişik et­kenlerle oluşabilir. Örneğin kimileri Hıristiyan, Budist, Taoist, Yehova Şahidi olduğu için dini inancı gereği eline silah almayı ve askeri bir örgütte yer almayı reddebilir.
Yada din dışı bir nedenle, poli­tik olarak, şiddetin her türüne karşı bir pasifist, tahakkümün bütün biçimlerine ve kurumlaşmış şiddete karşı bir anarşist olabilir.
Kendini Allah’ın askeri sayan bir radikal Müslüman olabilir ve laik devlete “hizmet etmek istemevebilir. Veya burjuva ordusuna karşı çıkan bir devrimci sosyalist, egemen ulus ordusunu sömürgeci bir kuvvet olarak niteleyen bir başka ulusun bireyi olabilir.
Böylesi radikal politik ve dini inançları da olması gerek­mez. Ordunun varlığını gerekli ve yararlı gören, ancak kendi kişiliğinin askerlikle bağdaşmadığını ordunun pro­fesyonellerden oluşması gerektiğini düşünen bir liberal, bir sosyal demokrat hatta bir muhafazakâr olabilir.
Ayrıca, vicdani kanaat, tamamen pratik nedenlerden de kaynaklanabilir. Kişi belki sevgilisinden ayrılmak, ya da bilimsel kariyerine ara vermemek, kurduğu işi yarıda bırakmamak istiyordur.
Ve bütün bu insanlar, bu toplumda yaşamaktadır. Yok sayılamazlar. Türkiye Devleti şu anki uygulamasıyla bu insan­ları yok saymakta ve “zorunlu askerlik hizmetiyle” onları vicdani kanaatlerine aykırı davranmaya zorlamaktadır. Bu ağır bir insan haklan ihlalidir.
Benzer düşünenleri bu insan hakları ihlaline karşı di­renme hakkını kullanmaya çağırıyoruz. Kampanya­da bundan sonra bir yandan militarizmin teşhiriyle birlik­te askerlikle ilgili yasa ve yönetmelikleri değiştirmeye yö­nelirken diğer taraftan mağdurlar arasındaki somut daya­nışmayı yaratmaya ve geliştirmeye çalışacağız.

Karakök

12 Jugendliche Verweigern den Wehrdienst in der Türkei

http://www.imgbox.de/users/public/images/no5sAWE7JS.gif

Istanbul, Türkei – In Istanbul haben sich 12 Jugendliche bereit erklärt, den Wehrdienst in der türkischen Armee zu verweigern. Mit dieser Aktion wollen die Jugendlichen der Öffentlichkeit zeigen, dass sie einen Schritt zum Frieden zwischen dem türkisch-kurdischen Konflikt beitragen wollen. Außerdem kritisiert man die Wehrdienstbedingungen der türkischen Armee.

Die türkische Armee ist bekannt für ihre harte und zum Teil unmenschliche Ausbildung von Soldaten. Es steht eine 15-monatige Grundausbildung an. Man kann von Glück reden, wenn man in dieser Zeit nicht in den Kampf gegen die PKK-Kämpfer antreten muss. Mittlerweile kann man sich sogar in der Türkei für rund 13.000 Euro von der Armee freikaufen, sofern man schon das 30. Lebensalter vollendet hat.

„Glück für die Reichen – Pech für die Armen“, so lautet die Devise bei dieser Gesetzesänderung. Obwohl die Türkei mit 600.000 Mann unter Waffen die zweitgrößte Armee der Nato ist, will man weiterhin nicht vom Kriegsdienst abwenden. Nicht umsonst heißt ein bekanntes Sprichwort in der Türkei „Jeder Türke wird als Soldat geboren“ [Her Türk asker dogar]. Neben Aserbaidschan ist die Türkei das einzige Land im Europarat, das das Recht auf Kriegsdienstverweigerung nicht anerkennt. Seit 1927 besteht die Wehrpflicht für alle männlichen türkischen Staatsbürger. Die Möglichkeit eines Zivildienstes existiert nicht. Kriegsdienstverweigerung gilt als Straftat. Nach Paragraf 318 des Strafgesetzbuches, der die „Distanzierung des Volkes vom Militär“ unter Strafe stellt, bedeutet die Verweigerung „die Liebe der Gesellschaft verlieren“. Wer sich weigert, seinen Dienst anzutreten, wird von einem Militärgericht zu einer Haftstrafe verurteilt, in der Regel gefoltert und misshandelt und nach der Haft wieder an die zuständige militärische Einheit überstellt. Doch das ist nicht alles. Kurdische oder türkisch-alevitische Wehrdienstleistende werden zumeist von nationalistischen Soldaten unterdrückt. Oft kommt es sogar auch vor, dass Soldaten wegen ihrer Religion oder ihrer Herkunft umgebracht werden. In der Türkei spricht man dabei von “Selbstmorden”.

Seit Jahren hat sich in der Türkei nun eine Friedensbewegung in puncto Militärdienstverweigerung gegründet. Unter dem Motto ” Vicdani Ret”, auf Deutsch “Verweigerung aus Gewissensgründen”, verweigern mehrere Personen den Wehrdienst. Unter dem selben Motto haben vor kurzem Jugendliche in Taksim, Stadtteil von Istanbul, eine Protestaktion gestartet. Diese Aktion wurde dadurch beendet, dass sich zwölf mutige Jugendliche dazu beschlossen haben, den Kriegsdienst zu verweigern. Einige Passanten applaudierten den Protestanten, doch einige Weitere übten Provokationen aus. Es wurden Slogans wie unter anderem “Geh nicht zum Militär – vergieße nicht das Blut deines Bruders”, “Verweigere für den Frieden” oder “Niemand wird als Soldat geboren”. Einige nationalistisch gesinnte Türken fühlten sich provoziert und schrien im Gegenzug den Spruch „Jeder Türke wird als Soldat geboren“. Die Protestanten waren unbeeindruckt und antworteten mit Slogans wie “Jeder wird als Baby geboren” oder “Glücklich der sich Mensch nennt”.

Abschließend verkündeten die Kriegsdienstverweigerer, dass sie für ein Leben voller Frieden und gegen Militarismus, Krieg und gegen das Blutvergießen der Brüder sind. “In einer Phase, in der wir als Menschen dieser Region die höchste Stufe der Grausamkeit des Krieges ansehen mussten, erheben wir gemeinsam unsere Stimme gegen den Krieg, […] wir verkünden somit die Wehrdienstverweigerung aus Gewissensgründen.” so die Friedensbewegung.

Die Kurden.de

Vicdani retçi Savda serbest bırakıldı

http://www.imgbox.de/users/public/images/SbTEFVafr0.jpg

24 Şubat‘ta Ağrı’nın Doğubayazıt İlçesi‘nde kaldığı otelde saat 06.00′da gözaltına alındıktan sonra tutuklanarak Doğubayazıt Cezaevi’ne gönderilen Vicdani retçi Halil Savda, dün gece kaldığı cezaevinden serbest bırakıldı. Savda’nın 2006′da İstanbul’da İsrail Konsolosluğu önünde yaptığı basın açıklamasında “Halkı askerlikten soğuttuğu” gerekçesiyle hakkında 318. maddeden dava açılmış, dava sonucunda Savda’ya 5 ay hapis cezası verilmişti. Cezanın kesinleşmesi üzerine Savda kaldığı otelden gözaltına alınarak tutuklanmıştı. Dün gece serbest bırakılan Savda‘nın son düzenlemedeki „Denetimli Serbestlik“ serbest bırakıldığı öğrenildi.

Telefonla ulaştığımız Savda, Pazartesi günü Diyarbakır‘daki Denetimli Serbestlik Bürosu‘na başvuracağını ve sonrasından kendisi hakkında nasıl bir uygulama alınacağını öğreneceğini ifade etti.

Yüksekova Haber

Vicdani retçi İnan Süver cezaevi çatısından atladı

Vicdani retçi İnan Süver, tutuklu bulunduğu Balıkesir Cezaevi’nde siyasi tutuklularla veya tek kişilik koğuşta kalmak istediği ancak bu isteği cezaevi yönetimi tarafından kabul edilmediği için cezaevi çatısından atladı.

http://www.imgbox.de/users/public/images/MxRUdxx2Qu.jpg

Manisa’da kaldığı cezaevinden kaldığı koğuşu ateşe verdiği gerekçesiyle sürgün olarak Balıkesir Cezaevi’ne nakledilen vicdani retçi İnan Süver, cezaevinin çatısından atlayarak yaralandı. İnan Süver’in eşi Remziye Süver, Bianet’ten Ekin Karaca’ya yaptığı açıklamada İnan’ın adli mahkumlarla aynı koğuşta kalmak istemediğini, o koğuşta İnan’a diğer mahkumlar tarafından çok eziyet çektirildiğini söyledi. İnan Süver’in ya siyasi tutukluların koğuşuna ya da tek başına bir koğuşa konulmayı talep ettiğini söyleyen Remziye Süver, ancak bu talebin cezaevi yönetimi tarafından kabul edilmediğini sözlerine ekledi.

TUTUKLU ÇATIŞA NASIL ÇIKABİLİR

İnan’ın bir ay önce Gülhane Askeri Tıp Akademisi’ne (GATA) sevki çıktığını ama hala hastaneye götürülmediğini 1,5 yıldır çürük raporunun mahkemenin eline ulaşmadığını hatırlatan Remziye Süver, İnan’ın hala neden cezaevinde olduğunu bilmediğini ve bu haksızlık karşısında beş gün önce (7 Eylül) açlık grevine başladığını söyledi. İnan’ın açlık grevine başlamasının ardından en azından siyasi koğuşa veya tek kişilik koğuşa alınmayı talep ettiğini söyleyen Remziye Süver, sözlerine şöyle devam etti:

” İnan açlık grevine başladıktan sonra cezaevi yönetimi tarafından umursanmamaya devam edildi. Bunun üstüne cezaevi çatısına çıkarak ya siyasilerin koğuşuna ya da tek başına bir koğuşa girmek isteğini yineledi ve talebi karşılanmazsa kendini aşağı atacağını söyledi ve kendini aşağı bıraktı. Havalandırma boşluğuna düştü. Aldığım bilgiye göre kol ve bacakları yaralı. Benim anlamadığım, koğuşta kilitli olan bir tutuklu nasıl olur da cezaevinin çatısına kadar çıkabilir? Burada cezaevinin sorumluluğu var. Ya havalandırma tarafına değil de diğer tarafa atlasa ve ölse bunun hesabını kim verecekti? Benim düşünceme göre, İnan’ın çatıya kadar çıkmasına göz yumuldu. ‘Gitsin ne yaparsa yapsın’ denildi. Şimdi İnan tekrar hücre cezasına çarptırıldı.”

İnan Süver’in avukatlarından Davut Erkan da kendisiyle en son bayramdan önce görüştüğünü söyledi. İnan’ın ciddi bir sıkıntısının göze çarpmadığını ifade eden Erkan, İnan’ın tek isteğinin siyasi tutukluların kaldığı koğuşa geçmek olduğunu, bu mümkün değilse de tek başına kalmak istediğini söyledi. Bu durumu cezaevi yönetimine de anlattığını söyleyen Erkan, İnan’ın psikolojik sorunları olduğunu, adli mahkumlarla aynı koğuşta kalmasının hem kendisine hem diğer mahkumlara hem de cezaevi yönetimine sıkıntı yaratabileceğini ifade ettiğini söyledi.

Karakök Otonomu

Zozan Özgökçe‘nin Vicdani Red Açıklaması

http://www.imgbox.de/users/public/images/HXy8Y42mpv.jpg

Bu topraklarda yaşayan feminist anti-militarist bir Kürt kadını olarak militarizmi ve militarizmin dayandığı tüm değerleri reddediyorum. Militarizm, askeri değerlerin ve savaşın yüceltilmesinin yanı sıra erkekliğe atfedilen değerlerin meşruluğu ve üstünlüğüne dayanmaktadır. Bir şiddet örgütlenmesi olarak devlet, doğası gereği yüklemi olan şiddetten bağımsız düşünülemez. Modern ulus-devletlerin savaş ve güvenlik ihtiyacından doğan zorunlu askerlik, yurttaşlığa kabulün bir gerekliliği olmasının dışında “hegemonik erkeklik” değerlerinin inşasında da önemli bir role sahiptir. Connel’in kavramlaştırdığı hegemonik erkeklik; yenilmez, korkusuz, sert, disiplinli, bedensel acılara dayanaklı, rekabet ruhu yüksek, sağlıklı ve cinsel gücü yerinde heteroseksüel erkek tipini varsaymaktadır. Bu özellikler aynı zamanda militarizmin de gereksindiği ve üretmeye çalıştığı erkeklik tipini temsil etmektedir. Böyle bir erkeklik tanımı, kadınları ve her türlü kadınlığı dışarıda bıraktığı gibi, engelli, eşcinsel, yaşlı erkekleri de dışlamakta ve erkekler arasında da hiyerarşiler yaratmaktadır. Bir tür “erkeklik ispatı” haline dönüşen askerlik deneyimi aynı zamanda kadına atfedilen tüm değer ve özelliklerin aşağılandığı, saldırgan erkeklik değerlerinin yüceltildiği ve normalleştirildiği bir deneyimdir. Erkek askerdeyken gördüğü dayak, küfür, hakaret, aşağılanmayı sineye çekerek, askerden sonra başkalarına gösterebileceği şiddeti içinde öfke ile büyütüyor. Ailesi ve içinde olduğu toplumda askerdeyken öğrendiği hiyerarşi kurma, aşağılama ve diğer hegemonik erkeklik pratiklerini uyguluyor.

Militarizmin cinsiyetlendirilmiş güvenlik politikası, erkeklerin savaşçı robotlar, kadınların da pasif, sadık hatta sorgusuz itaat eden destekçiler rolünü oynadığı vatandaş tipini yaratmaktır. Cynthia Enloe’nin dediği gibi, Militarist siyasette kadınlara düşen rol, asker eşi, oğlunu askerliğe yüreklendiren anne, yaralı askeri iyileştiren hastabakıcı, askerleri eğlendiren fahişe ve cephe gerisi hizmetlerine koşturan görevli kadın olmaktır. Bunu sağlamanın yolu da milliyetçi ve dini ideolojiler aracılığıyla hayali “biz” (Ulus) kimliğini yaratmaktan geçmektedir. Askerlik süresince disipline edilen, ‘adam olma’ rüştünü ispatlamış olarak topluma dönen erkek, kazandığı ayrıcalıklı konum sayesinde devletin sunduğu imkânlara ulaşmanın avantajlarını kullandığı gibi ailesine ve çevresine de bir çeşit ‘devlet’ olarak dönmektedir. Militarizmin istediği ‘erkeklik’ vatanı ve kadını korumak gibi ‘kutsal’ davalar adına şiddet kullanmak için bir icazet anlamına geliyor. Baba, koca veya ağabey sıfatlarıyla ailenin de askeri olmaya soyunan erkek; kadını korumak, kollamak, cinsel kimliğini denetlemek gibi pratikleri doğal vazifesi olarak görmektedir. Toplumdaki eşitsiz cinsiyet ilişkileri militarizme eklemlenerek kadınları, zayıf, güçsüz ve yönetilmeye muhtaç gören bakış açılarını pekiştirmektedir.

Militarist devlet politikalarının kadına biçtiği roller; Ulusun devamını sağlayan kutsal anne, geleneğin bekçisi, kültürün aktarıcısı, modernleşmenin gösterenleri, ulusal savaşlarda katılımcı ve aynı zamanda militarizmin ideolojik üretiminin parçası olmak şeklinde özetlenebilinir. Ayrıca vatanın, uğrunda savaşılacak ve ölünecek bir kadın bedeni olarak kurgulanması, kadını erkeğin korumasına tabi kılan zihniyeti güçlendirmektedir. Erkeğin aile içinde namus, şeref, ahlak gibi değerler adına kullandığı şiddet, devletin başka milletlere yönelik kışkırttığı savaşların da dayandığı ilkelere dönüşmektedir. Ceberut devlet geleneğinin güçlü olduğu Türkiye’de, “Her Türk asker doğar” veya “Türklüğün bağrından çıkmış silahlı kuvvetler” gibi söylemlerle askerlik adeta bir milli özellik haline getirilerek sorgulanamaz kılınmıştır. Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucu anlatılarından biri olan “Türk Milleti Ordu Millettir” miti yıllarca ülkeyi darbelerle, olağanüstü hallerle yöneten bir vesayet rejiminin de harcını oluşturmuştur. Devletin Kürt halkına karşı yıllardır yürüttüğü savaş, militarist siyasetin gücüne tapmanın bir sonucu olarak süregelmektedir. Şiddeti, hiyerarşiyi, otoriteyi, güçlü olmayı ve ölümü kutsayan militarist ideoloji, gündelik hayatın deposunda biriken eril şiddetin de kaynağıdır. Ulusal savaşlarda veya etnik soykırımlarda birer ölüm makinesine dönüşen modern orduların değişmeyen kurbanları ve savaş ganimetleri yine kadınlardır. Militarist şiddetin, fethedilmesi gereken bir düşman olarak gördüğü kadın bedeni, her savaşta tecavüz, zorla hamile kalmak, işkence ve her türlü aşağılanmaya maruz kalmaktan fazlasıyla nasibini almaktadır. Eril tahakküm, hiyerarşiyi, tabi kılmayı ve bütün bunlar için de doğal olarak zor kullanımını gerekli kılmaktadır. Militarizm, aynı zamanda toplumsal kaynakların canavarca sömürülmesi demektir, savaş ekonomisi için harcanan bütçeler, insanlığın sosyal ve ekonomik refahından çalınmaktadır. ABD’nin orduya ayırdığı 1.3 trilyon dolarlık bütçe, toplam dünya ülkelerinin ayırdığı bütçeye eşittir. Türkiye’de otuz yıldır sürdürülen iç savaşa ve Savunma Bakanlığı’na ayrılan bütçelerle tüm sosyal ve ekonomik sorunları çözebilirdik.

Sözün özü, feminist ve anti-militarist bir kadın olarak, her türlü otoriteyi, savaşı, hiyerarşiyi ve cinsiyetçi politikayı red ettiğimi belirterek vicdanıma ve politik kanaatlerime dayanarak vicdani reddimi açıklıyorum. Bir kadın olarak askere gitmiyorum ancak yukarıda bahsettiğim nedenlerle militarizmin kadınların gündelik hayatlarına olan olumsuz etkileri açısından vicdani reddimi sadece Türkiye’de devam eden bu savaştan dolayı değil tüm iktidarların savaşlarına karşı olduğum için açıklıyorum. Hepimizi kapsayacak bir özgürlük, otoritenin, mülkiyetin, cinsiyetçiliğin ve şiddetin lağvedildiği bir dünyada ancak mümkündür…

01/09/2011
Zozan Özgökçe – VAN

QIJIKA REŞ

Lozan da inan süver’e destek eylemi

http://karakok.files.wordpress.com/2011/07/lozan-3.jpg

Lozan da inan süver’e destek eylemi

http://karakok.files.wordpress.com/2011/07/lozan-1.jpg

http://karakok.files.wordpress.com/2011/07/lozan-2.jpg

Lozan anlaşmasını
protesto etmek için düzenlenen yürüyüşe, Kürt viçdani red
hareketi ve karakök otonomu ”sınırsız bir dünya” pankartıyla
katıldılar.Yürüyüş Lozan anlaşmasının imzalandıgı şato
önünde bitti.isviçredeki kürtler adına ortak bir açıklama
yapıldı.Aciklamada;lozan anlaşması kınanırken,demokratik
özerklik kararı selamlandı.Karakök otonumu ve Kürt viçdani red
hareketi adına kısa bir açıklama yapan aktivist viçdani redçi
inan süverin durumuna ilşkin bilgi verdi herkesi inan süverle
dayanışmaya ve viçdani redçilere destek vermeye davet etti.
İnan süver için açılan
çadırda fransızca vicdani redçi inan süvere özgürklük
dövizleri asılırken inan süver tutukluluk koşuları ile ilgili
bilgilendirmeler yapıldı.Açılan standta inan süverin serbest
bırakılması için başlatılan imza kampanyası için onlarca imza
toplandı.

http://karakok.files.wordpress.com/2011/07/lozan-4.jpg

http://karakok.files.wordpress.com/2011/07/lozan-5.jpg

stand da Yayin Kolektifi kitaplarida sergilendi.

Eylemin ardında Ali
Turgay viçdani reddini açıkladı.
deklerasyon metni,

Ben Ali Turgay 1983
Diyarbakır dogumluyum.88 yıl önce Lozan anlaşması ile Kurdistan
halkının görmezden gelinip harita üzerinde parçalandıgı bu
kara günde,ben kürdistanda uygulanan inkar imha asimlasyon
politikalarına ve beraberinde otuz yıldan bu yana farklı iktdarlar
tarafından yürutulen kirli savaşın ilk elden yürütücüsü
olan militarist zihnyetin bir parcası olmayacagımı bildiriyorum.
Vicdan red bir insan
hakkıdır.Dolayısıyla viçdani red hakkımı hayatımın hangi
dönemine denk gelirse gelsin kullanacagımı deklera ediyorum.

Karakök Otonomu

Koğuşunu ateşe veren vicdani retçi Suver hastane yatırıldı

http://www.imgbox.de/users/public/images/GAR5WW4s0P.jpg

16 Mayıs tarihinden beri açlık grevinde bulunduğu Manisa E Tipi Kapalı Cezaevi‘ndeki koğuşunu dün ateşe veren vicdani retçi İnan Suver, Manisa Ruh ve Sinir Hastalıkları Hastanesi’ne yatırıldı. Suver’in psikolojisinin kritik halde olduğu öğrenildi.

Askerlik yapmayı ret ettiği için uzun süredir çeşitli cezaevlerinde tutulan ve son olarak konulduğu Manisa E Tipi Kapalı Cezaevi‘nde 16 Mayıs’tan beri açlık grevi yapan İnan Suver, dün tutulduğu hücredeki yatağı ve diğer eşyaları ateşe verdi. Olayın ardından askeri yetkililerce Manisa Ruh ve Sinir Hastalıkları Hastanesi’ne yatırılan Suver tedaviyi ve ilacı ret ediyor. Eşi ise psikolojik durumunun kötü olduğunu ve endişe ettiklerini söyledi.

Hastanede demir kapısı sürekli kapalı tutulan bir odada, asker denetiminde tutulduğu öğrenilen ve ilaç dahil her türlü tıbbi müdahaleyi reddettiği öğrenilen Suver’in yangın sırasında yara almadığı ancak psikolojik olarak ağır durumda olduğu belirtildi.

Kendisiyle hastanede kısa bir süre görüştüğünü belirten eşi Remziye Suver ise, “Cezaevinde kendisine her türlü ağır muamele ve işkencenin yapıldığını belirtti. Diğer tutuklularla yan yana gelmesine dahi izin verilmiyordu. Son derece ağır bir tecrit altında tutulduğunu ve kendisine azılı suçlu muamelesi yapıldığını söyledi. Benim gözlemlediğim kadarıyla psikolojik olarak durumu çok ağır. Doğru dürüst konuşamıyor. İlaç ve her türlü yiyeceği ret ediyor. Doktorlarıyla da görüştüm ama tedavi kabul etmediği için bir şey yapılamıyor. Kendisine yeni bir ceza verilmiş. Mahkeme kararı olmadan aldığı ceza 9 ay daha uzatılmış. Hiçbir hukuk kuralı işlenmiyor. Hiçbir insan hakkından yararlanmıyor. Kaygı içinde bekliyoruz” diye konuştu.

Hastanede tutulduğu odanın kapısını sürekli kapalı tutulduğunu ve içerde yatağa bağlanıp bağlanmadığını dahi bilmediklerini aktaran Remziye Suver, “Kendisine gelen mektuplar dahi verilmiyor. Yurt dışından kendisine gelen mektupların tercümesi için mektup başına 50 TL istediklerini söyledi. Sürekli tehdit edildiğini, oradaki diğer tutuklularla asla görüştürülmediğini söyledi. Zaten 2 metrekarelik bir hücrede tek başına tutuluyordu. Bir an önce başka bir yere nakledilmesini istiyoruz. Buraya gelip giderken zorlanıyorum. Çocuklarımız perişan durumda. En azından İstanbul’da olsa rahat görüşüp, yanında olabiliriz. Buraya geliş gidişler sorunlu. Sürekli isyan ediyor. Her şeye isyan eder durumda. Kaygılı şekilde bekliyoruz” dedi.

Daha önce de tutulduğu cezaevinden firar eden Suver, uzun bir süredir çeşitli cezaevlerinde ağır işkencelere maruz kalmıştı. Kamuoyu ve insan hakları kuruluşlarına acil destek ve duyarlılık çağrısında bulunan ailesi, İnan’ın başına daha kötü olaylar gelebileceğinden endişe ediyor.

ANF

Askerlige HAYIR DE !/Geht nicht zur Armee ! / Don’t join the Turkish Army !

Türkiye de askerlik adı altında , insanlara işkence yapılıyor.Genç yaşta askere alınan insanlar, gördükleri ve yaşadıklarından dolayı rahatsızlanıyorlar.
Tedaviler de, insanları kobay olarak kullanmaları Türk televizyonlarına gün geçmiyor ki yansımasın.
Genç insanlara işkenceler yapılıyor, hakaretler ediliyor,savaşa sürükleniyor.

Türk televizyonlarına yansıyan görüntüler, internet sitelerine düştü.

Internet sitelerine düşen görüntüler:

http://www.youtube.com/watch?v=OWJIF8XZhb4&feature=related

http://www.youtube.com/watch?v=GC5EwCD3ZnU&feature=related

Bu anlam da Askere gitme diyoruz.

Polis ve Askeri birlikler lav edilsin!

Kurdistan Anarşist Grup




kostenloser Counter
Poker Blog