Archiv für Juli 2012

AÇIKLAMA

http://www.imgbox.de/users/public/images/nR2KK4lWIt.jpg

Çok büyük bir üzüntü içindeyiz..

Tayfun Gönül saygı ile anıyoruz.

Yayınımıza üç gün ara veriyoruz.

Kürdistan Anarşist Grup

Tayfun Gönül’ü Kaybettik!

http://www.imgbox.de/users/public/images/OPes4HDEAo.Jpeg

Türkiye, Tayfun Gönül’le 7/13 Ocak 1990 Haftalık Sokak Dergisi’nde çıkan bu röportajla tanıştı. Türkiye’nin ilk vicdani retçisi Gönül’ün “Askerliğe Savaş Açan Adam” başlıklı bu ilk röportajını ve kararının nedenlerini anlattığı manifestosunu yayımlıyoruz.

Tayfun Günül doktor. Onu Sokak’a zaman zaman yazdığı telif yazılardan hatırlayabilirsiniz. 32 yaşındaki Gönül, “Beni zorla askere almaları vicdan özgürlüğünün ihlalidir” savıyla devleti mahkemeye veriyor.

Askerliğe karşı tepkin ne zaman başladı?

Çocukluğumdan beri diyebilirim. Çünkü ben kendimi bildim bileli, var olan dünyadan çok, olması ge­reken üzerine düşündüm. Bir takım değer yargılarım var. Bunlar kendimi bildim bile­li vardı. Özgürlük gibi, adalet gibi, eşitlik gibi. Uzunca bir süre bu yargıları, mesela Müslümanlık içinde aradım. Birçok insan gibi.
Ortaokulda, kolejde okuyordum, kole­je gelenler hep üst orta sınıf ailelerinin ço­cuklarıydı. Orda hayat, din dışı düzenlen­mişti. O insanların yaşam tarzları öyleydi. Sahurda niye yemek çıkmıyor diye idareyle kavga ettiğimi hatırlıyorum.
O ruh hali bu­gün de devam ediyor. Hiçbir zaman disipli­ne uymadım. Her zaman başım disiplin ku­rulları ile derde girdi. Doğru bulmadığım bir şeye, kurallar böyledir diye uymadım, çoğu zaman sessiz de kalmadım.

Kaç yaşındasın?

Şu anda 32 yaşındayım. Birisinin bana emir vermesine çok tepki duyuyorum. Aynı şekilde başka birine bir şey emretmeye de çok zorlanıyorum. Gar­sondan çay istemeye bile. Genelde şiddete yatkın olmayan bir kişiliğim var.
Bugüne kadar askere gitmemeyi nasıl başardın?
Sonuna kadar yasal olanakları kullan­dım. Bakaya suçundan mahkemeye veril­dim. Mahkemeye gitmeyerek ve adresimi değiştirerek mahkemeyi uzattım. Bu arada paralı askerlik hakkı çıktı, iki yıl da böyle geçti.
Neden paralı askerlik yapmadın, üç ay­da kurtaracaktın?
Yaşamımda her zaman düşüncelerimle, davranışlarım arasında bu uyumu gözetmişimdir. Sonuçta benim askerliğe karşı çık­ma nedenim; askerliğin zor ve uzun olma­sından değil, çünkü ben bir doktorum, her­kes bilir ki doktorlar zaten sıradan erler gibi bir askerlik yapmazlar, hayli rahat geçer. Tam tersine askerlik yapmayı reddetmek, bir doktor için yaşamını daha zor koşullar­da sürdürmektir.
Benim karşı çıkışımın nedeni ahlaki. Bu açıdan paralı ya da parasız, uzun ya da kısa dönem benim için fark etmez. Orduya katılmak militarist aygıtın bir parçası olmak demektir. Bunun ahlaki sorumluluğunu üstlenmek istemiyo­rum.
Doktorum diyorsun ama doktorluk da yapmıyorsun?
Doktorluk yapmamamın birçok nedeni var. Bu nedenlerden biri şaşabilirsin belki ama militarizmle ilgili. Militarizm sadece orduyla sınırlı değil, toplumun bütün doku­larına, bütün kurumlarına yayılmış. Zaten bütün kurumlar oluşurken, iç işleyişlerinde kışla yönetmeliklerini örnek almışlar. Okul, hastane de buna dahil. (Foucault bu­nu ayrıntılarıyla gösteriyor.) Bunun en be­lirgin göstergelerinden biri beyaz önlüktür. Üniforma her yerde aynı işlevi görür, insan­ları tek tipleştirmek, kişiliksizleştirmek, salt işlevini yapan robotlar haline dönüştür­mek. Bana göre üniformanın rengi önemli değil. Haki ya da beyaz olabilir.

Biraz daha kendini anlatsana…

Erkek olarak iktidar doğmuş olmaktan başka, aslında eğitimim açısından da mutlu azınlık tabir edilen kesimdenim. Türki­ye’nin en iyi okullarında okudum. Ortaoku­lu, Kadıköy Anadolu Lisesi’nde, liseyi An­kara Fen Lisesi’nde, üniversiteyi Hacettepe Tıp Fakültesi’nde okudum.
Belki megalomanlık ediyorum ama, isteseydim seçkinle­rin arasında yerimi alabilirdim gibi geliyor. Ancak, yaşadığım ortamda her zaman eğre­ti durmuşumdur. Sonuçta devlet babanın onca para harcamasına rağmen ona nankör­lük edip hep kendi içinde bulunduğum ko­num dahil haksızlığa karşı değişik tepkiler göstermişimdir. İşi sonunda ihanete kadar vardırdım.
Hiç doktorluk yapmadın mı?
Yaptım. Aç kaldığımda kaçak gece nö­betleri tuttum. Bu arada, eski kitapçılık, ka­feterya işletmeciliği, çevirmenlik, dericilik, balıkçılık gibi çeşitli işlerde çalıştım. Şu sı­ralarda hasbel kader Sokak’a telif yazılar yazıyorum.

Pekiyi, siyasi kimliğin?

Lise yıllarından itibaren sosyalist hare­kete katıldım ve uzun bir sosyalist geçmi­şim var. Ama içinde olduğum yapıların da askeri olmadım. Hep çıbanbaşıydım. Daha sonra, sosyalizme eleştirel bakmaya başla­dım. Ve dünyayı değiştirmenin bilimsel yo­lu olamayacağı kanaatine vardım.
Fakat devrimci olmama yol açan sebepler aynen ortada duruyordu. Bireysel inisiyatiflere dayanan ahlaki yeni bir devrimciliği hem yaşamımda hem de düşünsel olarak tasarla­maya giriştim. Ve tarihi olarak bu olanağı anarşist gelenek içinde buldum. Kafanızda ne canlanır bilmiyorum ama kendimi anar­şist olarak tanımlıyorum.

Ne kadar ciddi konuşuyorsun Tayfun, kampanya nedeniyle mi?

Biraz öyle… Çünkü sözünü duyurabil­mek için biraz molla olup tumturaklı laflar etmen gerekiyor. Aksi takdirde sosyalistle­rimiz dahil hiç kimse seni ciddiye almıyor. Gülmenin bile teorik izdüşümünden söz et­mek zorundasın.

Yani anarşist olduğun için mi askerli­ğe hayır diyorsun?
Anarşistlerden aske­re gitmeyen yok gibi.

Bir tür anarşizm yorumu diyelim. Tabii, anarşist olmanın koşullarından biri milita­rizmi olumsuzlamak. Ama bu konuda atı­lacak pratik adıma herkes kendisi karar ve­rir.
Benim için hayatta direnme noktaları var. Örneğin seçimlerde oy vermem. Polise ve mahkemeye başvurmam. Devleti yatak odama sokmam. Bütün bunlar direnme noktaları. Askere gitmemek de bunlardan biri. Aksine davransaydım, kendime olan saygımı yitirirdim. Kimileri için en iyi anarşist kendine olan saygısını yitirmiş anarşisttir, çünkü hiçbir işe yaramaz.
Ama yürütmek istediğin kampanya­nın anarşizmden öte pek çok insana hitap etmesi gerekmiyor mu?
Zaten manifesto öyle kaleme alınmıştır. Bence askere gitmek istemeyen herkesi kapsıyor.

Bu kampanya başını belaya sokmaya­cak mı?

Bu kararı vermeden önce bir yıl kadar dü­şündüm. Birçok arkadaşımın yaptığı gibi gözden uzak, kıyıda köşede durup askere gitmemek de vardı. Ancak ben yaşamın an­lamını hiçbir zaman salt kendi yaşantım üzerine kurmadım.
Dünyayı değiştirmek mücadelesiyle kendimce bir bağ kuramadı­ğım zaman, huzursuz oluyorum. Böylesi gizli saklı yaşamak bana onursuz geliyor. Bunun pratik sonuçlarının farkındayım.
Beni zorla askere alabilirler. Saçlarımı ke­sip elbise giydirebilirler. Ama hiçbir zaman emredersiniz komutanım dedirtemezler. Elime silah verip al bir düşman diye karşım­daki insanları öldürtemezler. Selam verdirtemezler. Yapabilecekleri en fazla şey, beni öldürmek.
Doğrusu ölüm beni korkutuyor ama, insan yaşamını nereye ka­dar ölüm korkusuna göre düzenleyebilir?
Bu kampanyadan ne bekliyorsun?
Bu kampanyanın yaratacağı etkileri as­lında ben de merak ediyorum. Türkiye Devleti Avrupa topluluğu ile ilişkilerinde bir de­mokratikleşme gösterisindedir. 141-142-163′ü bile inşallah 10 yıl içersinde kaldıra­caklar. Bence bu kampanya devletin bam beline basıyor. Ve tahammül sınırlarını zorluyor.
Öncelikle ne kadar hoşgörülü ol­duğunu göreceğiz. Daha sonra, toplumda 12 Eylül’ün onca tahribatından sonra, mili­tarizmin itibarının sarsılıp sarsılmadığı da somut olarak ortaya çıkacak. Ve en önemli­si, bir tabunun yıkılıp tartışılır kılınması­dır ki, örneğin Kürt sorunu da böylesi bir ta­buyken birileri bu meseleyi gündeme getirmeseydi, bugün bu kadar açıklıkla konuşu­labilir miydi? Pratik sonuçları açıkçası beni pek ilgi­lendirmiyor.
Somut olarak ne yapmayı düşünüyor­sun?
Öncelikle devleti mahkemeye verece­ğim. Biraz evvel, direnme noktalan olan bi­ri olarak mahkemelere başvurmadığımı söylemiştim.
Söylemek istediğim, pratik yarar umarak başvurmamaktı. Mahkeme­den hiçbir şey beklemiyorum, amacım ko­nunun tartışılmasını sağlamak.
Bir vicdan özgürlüğünden bahsediliyor. İnsanlar vic­dani kanaatlerine aykırı davranmaya zorlanamazlar deniyor. Beni zorla askere almak, vicdan özgürlüğünün ihlali değildir de ne­dir? Tabii, devletten özgürlüklere saygılı olmasını beklemiyorum ama bu kendileri­nin çözmek zorunda olduğu açık bir çelişki.

Kimlerden destek umuyorsun?

Öncelikle kadın hareketinden. Çünkü militarizm hiç tartışmasız bir erkek ideolojisidir. Militarizme karşı mücadele (bazı fe­ministler gene kendileri adına politika üret­tiğim için kızacaklar ama) kadın hareketi­nin asli meselelerinden biridir.
Ayrıca, bu­gün Kürt ulusuna karşı ilan edilmemiş bir iç savaş vardır. Ben nasıl erkek olmama rağ­men cinsiyetime ihanet ediyorsam, bu sa­vaşa katılmamakla kendi ulusal kimliğime de bir anlamda ihanet ediyorum.
Dolayısıy­la Kürt hareketinden destek bekliyorum. Özellikle merak ettiğim bir konu sosyalistlerin tutumu. Acaba, bir anarşisti destekle­yecek kadar “özgürlükçü” olabildiler mi?
Hemen söyleyeyim, bir sosyalist ülkede de yaşasaydım, aynı kampanyayı yürütürdüm. Benim için ordunun kızılı da sarısı da beya­zı da hepsi bir. Ayrıca, Müslümanların tu­tumlarını da merak ediyorum. Bana öyle geliyor ki inançlarında samimilerse, bu la­dini devlette askerlik yapmak onlara da ters geliyor olmalı. (IC)
Tayfun Günül’ün manifestosu:

Zorunlu Askerliğe Hayır

1990′ların dünyasında özgürlük arayışlarının giderek artacağı­nın ipuçları var. Özgürlük ve ta­bular, birbirleriyle asla bağdaşa­mayacak iki kavram. Yıkılması gereken tabuların başında da or­du ve militarizm geliyor.
Militarizm, bütün insan ilişkilerinde tahakkümü ve sistematik şiddeti meşru gören, olumlayan, toplumun bütün dokula­rına sinmiş bir hastalık. Bu yüzden insanlık özgürlük arayışında milita­rizmle hesaplaşmak zorunda.
Ordu, Türkiye’de bir tabu. Üstelik şimdiye kadar pek dokunulmaya ce­saret edilemeyen bir tabu. Hepimiz askeri marşlarla, cafcaflı bayram kutlamalarıyla büyüdük. Kendi tarihimi­zi, fetihçi, asker bir millet olduğumu­zu ve bunun erdemlerini vazeden, resmi tarihin ağzından öğrendik. Or­du, bütün politik çekişmelerin ötesin­de saygın bir konumdaydı.

12 Eylül’le birlikte ordunun bu ko­numu sarsıldı. Sivil politik güçler kendi açılarından militarizmi eleştir­meye başladılar. Kuşkusuz bu eleştiri ordunun darbe yapma geleneği ile sı­nırlıydı.

Ancak, artık ortada çok daha önemli bir gerçek var. Militarist de­ğerler, basında açıkça dile gelmese de, yer yer alay konusu olmaya başla­dı. Gençler artık geniş ölçüde askere gitmek istemiyor.
Askere gitmeyenin erkek sayılmadığı dönemler geride kalmak üzere. İnsanlar artık askerlikten kurtulma­nın yollan üzerinde ciddi ciddi kafa yoruyorlar.
Dünyanın bütün orduları, kendi varlık nedenlerini yurt savunması kavramının arkasına gizlenerek meşrulaştırırlar. Herkes savunmadaysa kim saldıracaktır, o za­man? Gerçek ise ordunun sistematik şiddet ve yok etme­ye yönelik bir örgütlenme olduğudur.
Her ne kadar güç dengeleri ve hükümet politikaları zaman zaman frenleyici olsa da her profesyonel askerin kafasında bir fatih olmak yatar. Bu yüzden, kalıcı bir dünya barışı orduların olduğu koşullarda mümkün değildir.
Savaş gerekçesiyle varlığını meşrulaştıran ordunun asıl işlevi ise “barış” dönemine ilişkindir. Ordu, bir ülke­deki statükoyu korumakla yükümlüdür her şeyden önce. Statüko ise, o toplumdaki tahakküm ilişkilerinin bütünü­dür.
Yönetenlerin yönetilenler, mülk sahiplerinin mülksüzler, erkeklerin kadınlar, egemen ulusun diğer uluslar üzerindeki tahakkümüdür statüko.
Ve en sonu ordu bir eğitim kurumudur. Herkese üni­forma giydirir, kişiliksizleştirir. Emirlere mutlak itaati öğ­retir. Kendi astlarına emretme yeteneği kazandırır. Var olan makinenin çarklarının dönmesi için kişiyi kendi yaşa­mından vazgeçecek ölçüde duygusuzlaştırır, mantıksızlaştırır, robotlaştırır. Otoritelerin tanımladığı bir “düşma­nı” yok etmeyi, farklı olana nefretle bakmayı öğretir.
İnsanların özgürlük arayışı, “Ben devletim, canımın istediğini yaparım” demeyi giderek güç­leştiriyor.
Bir “vicdan hürriyeti” varsa, in­sanlar başkalarına doğrudan zarar ver­memek koşuluyla kendi vicdani kanaat­lerine aykırı davranmaya zorlanamazlarsa ve devletler de bu “hürriyeti” kabul et­mişlerse, artık kendi ordularını oluştur­manın “zorunlu askerlik hizmeti” dışın­da yollarını bulmak zorundalar.
Askerlik yapmanın, orduya katılmanın kişinin vicdani kanaatlerine aykırı oldu­ğu durumda hiçbir güç bu kişilere “zo­runlu askerlik” yükümlülüğünü dayata­maz.
Özellikle İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra yaygınlaşan ve giderek insan hak­larının ayrılmaz bir parçası olan bu hakka “Vicdani red” hakkı diyoruz. Vicdani red hakkı doğal hukukun gereğidir ve Türkiye Cumhuriyeti Devleti imzaladığı İnsan ‘ Hakları Bildirgesiyle ve 1982 Anayasası ile bu hakkı zımnen kabul etmiştir.
Bu kabulünde samimiyse yapması gereken zorunlu askerliği öngören yasa ve yönetmeliklerini değiştirmektir. Kişinin vicdani kanaati çok değişik et­kenlerle oluşabilir. Örneğin kimileri Hıristiyan, Budist, Taoist, Yehova Şahidi olduğu için dini inancı gereği eline silah almayı ve askeri bir örgütte yer almayı reddebilir.
Yada din dışı bir nedenle, poli­tik olarak, şiddetin her türüne karşı bir pasifist, tahakkümün bütün biçimlerine ve kurumlaşmış şiddete karşı bir anarşist olabilir.
Kendini Allah’ın askeri sayan bir radikal Müslüman olabilir ve laik devlete “hizmet etmek istemevebilir. Veya burjuva ordusuna karşı çıkan bir devrimci sosyalist, egemen ulus ordusunu sömürgeci bir kuvvet olarak niteleyen bir başka ulusun bireyi olabilir.
Böylesi radikal politik ve dini inançları da olması gerek­mez. Ordunun varlığını gerekli ve yararlı gören, ancak kendi kişiliğinin askerlikle bağdaşmadığını ordunun pro­fesyonellerden oluşması gerektiğini düşünen bir liberal, bir sosyal demokrat hatta bir muhafazakâr olabilir.
Ayrıca, vicdani kanaat, tamamen pratik nedenlerden de kaynaklanabilir. Kişi belki sevgilisinden ayrılmak, ya da bilimsel kariyerine ara vermemek, kurduğu işi yarıda bırakmamak istiyordur.
Ve bütün bu insanlar, bu toplumda yaşamaktadır. Yok sayılamazlar. Türkiye Devleti şu anki uygulamasıyla bu insan­ları yok saymakta ve “zorunlu askerlik hizmetiyle” onları vicdani kanaatlerine aykırı davranmaya zorlamaktadır. Bu ağır bir insan haklan ihlalidir.
Benzer düşünenleri bu insan hakları ihlaline karşı di­renme hakkını kullanmaya çağırıyoruz. Kampanya­da bundan sonra bir yandan militarizmin teşhiriyle birlik­te askerlikle ilgili yasa ve yönetmelikleri değiştirmeye yö­nelirken diğer taraftan mağdurlar arasındaki somut daya­nışmayı yaratmaya ve geliştirmeye çalışacağız.

Karakök

Anarşistler: Anarşi tutsak alınamaz!

Ankara – “Anarşi tutsak alınamaz!” diyen Anarşistler, 1 Mayıs’ta küresel kapitalist şirketleri tahrip ettikleri için yaklaşık 3 aydır tutuklu olan 15 anarşist tutsakla dayanışma çağrısında bulundu.

Anarşistler, 1 Mayıs günü Şişli‘de işyerleri ve bankaların camlarını kırdıkları gerekçesiyle 14 Mayıs’ta İstanbul’da yapılan operasyonlar sonucu gözaltına alınarak cezaevine konulan 15 anarşistle dayanışmak amacıyla Konur Sokak’ta stant kurdu.

1 Mayıs 2012′de „Toplantı ve Yürüyüşlere Silah veya 23. Maddede Belirtilen Aletlerle Katılma“, „Kamu malına zarar verme“ suçlarını işledikleri iddiasıyla tutuklu olarak yargılanan 15 anarşisttin serbest bırakılmasını isteyen anarşistler, “Anarşi tutsak alınamaz” yazılı pankart astıkları standa halkla yaptıkları konuşmalar ve bildiri dağıtımıyla, cezaevlerindeki anarşist tutsaklarla dayanışmaya çağırdı.

Küresel korku düzeninin kulakları sağır eden katliam çığlıkları attığını ifade eden Anarşistler bildirilerinde, “Küresel korku düzeni kudurmuşçasına katlediyor, katlettiklerini mezarsız bırakıyor. Yaşama ve doğaya dair olan her şeyi yok etmeye ant içmişçesine saldırıyor” ifadeleri yer alıyor.

15 Anarşistin, yaşamı ve doğayı yok edenlere karşı, yaşamı ve doğayı savundukları için tutuklu oldukları belirtilen bildiride, “Küresel kapitalist şirketlerin camları kırıldığında gözaltına alınıp soruşturulup tutuklanıyorsun. Üstelik seni tutuklayanlar Roboskî’de 19’u çocuk 34 canı katledenler, 12 yaşındaki Uğur Kaymaz’ın canını 13 kurşunla alanlar, Madımak’ta 33 canı diri diri yakanları kahraman ilan edenler. İşte bu onların adaleti ve biz onların adaletini tanımıyoruz!” denildi.

ANF

Yüksekova‘da gerginlik çıktı

İlçenin eski kışla mahallesinde bulunan Musa Anter Aile parkında saat 20.00′da düzenlenen şenliğe BDP‘li Milletvekilleri Esat Canan ve Özal Üçer‘in de aralarında bulunduğu binlerce kişi katıldı. Yüksekovalı sanatçıların sahne aldığı şenliğe katılanlar uzun süre Kürtçe şarklılar eşliğinde halay çekti. Şenlik alanına asılan ve üzerinde „15 Ağustos ruhuyla Batı Kürdistan devrimini selamlıyoruz“ pankartı dikkat çekti.

http://www.imgbox.de/users/public/images/ZaqMIrosYW.gif

Düzenlenen şenliğin ardından bir grup, Cengiz Topel Caddesi üzerinde havai fişekli gösteri düzenledi. Ardından Cengiz Topel Caddesi üzerinde meşaleli yürüyüş düzenlemek isteyen gruba polis gaz bombaları ile müdahale etti. Polisin havaya uyarı ateşi açtığı olaylar uzun süre devam ederken ilçede yaklaşık 5 dakika boyunca silah sesleri yankılandı. Olaylar sırasında şehir merkezindeki bir elektrik trafosu patlayınca tüm ilçede elektrikler kesildi.

İlçede çıkan olaylar nedeniyle şehir merkezindeki tüm esnaflar iş yerlerini kapattı.

Özel harekat timlerinin de aralarında bulunduğu çok sayıda güvenlik görevlisi şehir merkezini zırhlı araçlarla ablukaya aldı.

Çıkan olaylar yaklaşık 1 saat sürdü. Olayların ardından güvenlik güçleri şehir merkezinden çekilirken şehir merkezi sessizliğe büründü.

Yüksekova Haber

Ankara’da İstanbul’daki anarşist tutsaklarla dayanışma standı ve bildiri

http://www.imgbox.de/users/public/images/5yYir3TI1L.jpg

Anarşistlere yönelik 1 Mayıs operasyonlarının ardından tutuklanan 15 anarşistle dayanışmak ve başlatılan kitap kampanyasını genişletmek için Ankara’da bir grup anarşist tarafından bir bilgilendirme standı açıldı. Açılan standda dağıtılan bildiri:

Küresel korku düzeni kulakları sağır eden katliam çığlıkları atıyor, kudurmuşcasına katlediyor, katlettiklerini mezarsız bırakıyor. Yaşama ve doğaya dair olan her şeyi yok etmeye ant içmişcesine saldırıyor. Küresel korku düzenini, kapitalizmi, devleti düşün; kendi halinde gürüldeyen bir dereyi hapsetmek için inşa ettiği hidro elektrik santralleri, sokakta yürürken her an kaydedildiğimiz mobeseleri, yaşamı ve yaşam alanını savunmak için direnenlerin üstüne saldırttığı polislerinin vahişiliğini , bir çocuk işçinin günde 14 saat çalıştırıldığını ve ancak bir somun ekmeğin hayalini kurabildiğini düşün. Yaşamak için çalışmak zorunda bırakıldığımız işyerlerinde iş cinayetlerine uğrarken, sadece kredi kartı borçlarının asgarisini ödeyebilmek için bir ay boyunca çalışırken, borçlu doğup borçlu ölürken, yaşamamıza değil sadece hayatta kalmamıza yetecek kadar şeye sahipken bir de isyanın en büyük suç sayıldığını düşün.

Bunların sorumlularından olan küresel kapitalist şirketlerin camlarını kırdığında gözaltına alınıp soruşturulup tutuklanıyorsun. Üstelik seni tutuklayanların roboskide 17 si çocuk 35 canı katledenler , 12 yaşındaki Uğur Kaymaz’ ın canını 13 kurşunla alanlar, Madımak’ta 33 canı diri diri yakanları kahraman ilan edenler. İşte bu onların adaleti. Ve biz onların adaletini tanımıyoruz. 1 mayısta küresel kapitalist şirketleri tahrip ettikleri için yaklaşık 3 aydır tutsak olan 15 anarşistin başına gelende tam olarak bu. Yalandan başka bir şey olmayan yasalara, sömürüden ibaret şirketlere, katliamların en büyük sorumlusu devletlere isyan ettikleri için tutuklular. Yaşamı ve doğayı yok edenlere karşı, yaşamı ve doğayı savundukları için tutuklular. Şimdi düşün bu küresel korku düzenin içinde yok olup gidecek miyiz yoksa hep birlikte özgürleşecek miyiz. Biz tarafımızı özgürlükten,anarşiden yana belirliyoruz. Bütün yüreklerde anarşinin yeşereceği, hep birlikte özgürleşeceğimiz güne kadar küresel korku sistemine karşı isyanın kara bayrağını en önde taşımaya devam edeceğiz. Yeryüzünün her karışında ayak izimiz var,biz burada ve heryerdeyiz.

İçinde özgürlüğe dair en ufak bir inanç olan herkesi 1 Mayıs’ta tutuklanan anarşist tutsaklarla dayanışmaya çağırıyoruz.

ANARŞİ TUTSAK ALINAMAZ!

Operationblackscare

HPG: Gefechte in Şemzînan halten an

Das Pressezentrum der Volksverteidigungskräfte (HPG) in Behdînan veröffentlichte heute eine Erklärung in der es heißt, es seien seit gestern früh ab 05:30 Uhr 49 weitere Soldaten der türkischen Armee bei den Gefechten in Şemzînan (Şemdinli) getötet worden. Außerdem wurde ein Sikorsky- Helikopter von der Guerilla abgeschossen. Die Guerilla der Volksverteidigungskräfte werden in der Gegend mit schwersten Geschützen angegriffen. Soldaten, Panzer, Kampfhubschrauber werden von der türkischen Armee eingesetzt. Tausende DorfbewohnerInnen mussten die Provinz wegen der Gefechte bereits verlassen. Wegen des starken Bombardements brennen ganze Feld- und Waldgebiete ab.

Die Auseinandersetzungen zwischen der türkischen Armee und den Volksverteidigungskräften halten auch in diesen Stunden weiter an.

ISKU

Kriegszustand in Şemzînan

In Şemzînan (Şemdinli) halten die heftigen Gefechte zwischen dem türkischen Militär und den Volksverteidigungskräften der HPG seit dem 24. Juli weiter an. Die Gebiete, die für das türkische Militär unzugänglich sind, werden permanent aus der Luft bombardiert.

Die Militäroperation in Şemzînan wurde am 24. Juli begonnen, nachdem die Guerillakräfte der Volksverteidigungskräfte (HPG) in der Region Straßenkontrollen durchgeführt haben. Parallel zu den heftigen Gefechten begann die türkische Luftwaffe das Gebiet zu bombardieren. Durch die Luftangriffe kann die Zivilbevölkerung von einigen Dörfern in Şemzînan, die sich zum Zeitpunkt der Angriffe auf der Weide befanden, immer noch nicht zurück in ihre Dörfer. Mindestens ein Zivilist wurde bisher durch die Luftangriffe leicht verletzt. Zudem brennen aufgrund der Bombardierungen gegenwärtig hunderte Hektar von Waldgebieten in der Region.

Vier strategische Punkte werden seit Anbeginn der Auseinandersetzungen von der HPG kontrolliert. Das Militär versucht diese Gebiete mit allen ihr zur Verfügung stehenden Mitteln zu entvölkern. In der Innenstadt von Şemzînan herrscht eine angespannte Ruhe. Die Bevölkerung versucht so wenig wie möglich ihre Häuser zu verlassen, weil sie ihr Leben durch die angespannte Situation gefährdet sieht. Sobald es dunkel wird, bleibt die Bevölkerung in ihren Häusern. Alle Zu- und Ausgänge in das Stadtzentrum von Şemzînan wurden durch das Militär versperrt.

„Das Militär kann vom Boden aus nichts ausrichten“

Der Bürgermeister von Şemzînan Sedat Töre erklärte gegenüber der Dicle Nachrichtenagentur (DIHA), dass die Bevölkerung unter der Militäroperation stark in Mitleidenschaft gezogen wird. Das Kerngebiet der Gefechte liegt nach Töre etwa drei Kilometer vom Stadtzentrum entfernt und sei ein besonders schwer zugängliches Gebiet. Deswegen könne das Militär auch vom Boden aus nichts anrichten und bombardiert das Gebiet seit zwei Tagen ausschließlich aus der Luft. Durch die Luftangriffe stehen große Waldgebiete in Brand. „Die Türkei ist nicht auf ein friedliches Miteinander der Völker aus. Deswegen rechnen wir damit, dass sich die Situation in den nächsten Tagen auch nicht ändern wird“, so Töre weiter.

Für die Dorfbevölkerung im Kerngebiet der Gefechte könnten die Luftangriffe gleichbedeutend mit der Zerstörung ihrer wirtschaftlichen Existenz sein. So geben viele DorfbewohnerInnen an, dass ein Großteil ihres Viehs entweder getötet wurde oder durch die ständigen Bombardierungen verschreckt entflohen sind. Auch große Ackerflächen seien zerstört worden. Das genaue Ausmaß der Zerstörung kann allerdings erst nach dem Ende der Auseinandersetzungen bemessen werden. Ein Dorfbewohner erklärte gegenüber DIHA, dass viele darüber nachdenken, nach Südkurdistan auszuwandern, sollten die Gefechte weiter anhalten. Ein anderer Dorfbewohner erklärte, dass so gut wie jede zehnte Bombe ein Dorf oder die nähere Umgebung eines Dorfes treffe. Sein Dorf musste aufgrund dessen bereits geräumt werden.

ISKU

Cizîr: 10-jähiges Kind durch „unbekannten Gegenstand“ getötet

In Cizîr (Cizre) wurde ein zehnjähriges Mädchen durch ein Geschoss, das ihre Brust traf, getötet.

Die Anwohner berichten, dass sie Schüsse hörten und auf die Straße rannten, um zu sehen, woher die Schüsse kamen. Sie fanden die zehnjährige Gülcan Oğuş blutüberströmt auf der Erde. Sie wurde an der Brust durch einen unbekannten Gegenstand getötet als sie vor ihrem Haus spielte. Die kleine Gülcan wurde noch in das Krankenhaus von Cizîr gebracht, konnte allerdings nicht mehr gerettet werden.

ISKU

Doğanşehir: Angriffe auf Aleviten

http://www.imgbox.de/users/public/images/vA0K2UcjRx.jpg

Am 27. Juli zog ein wütender Mob Hetzparolen schreiend durch die Wohnviertel der Aleviten von Doğanşehir in der Provinz Malatya. Unter Parolen wie „Sürgü [Name des Wohnviertels] wird zum Grab der Aleviten“ oder „Sürgü wird zum Grab der Kurden“, „Wir werden euch die Religion schon noch lehren“ griffen sie die Wohnhäuser der Aleviten an.

Die Ereignisse begannen, nachdem sich die Aleviten über den Trommler beschwerten, der in ihrem Viertel zum letzten Essen vor dem Beginn des Fastentages ausrief. Nachdem es zu Diskussionen zwischen den Trommler und den AnwohnerInnen kam, sammelte sich binnen kürzester Zeit ein riesiger Mob und bedrohte die Aleviten.

http://www.imgbox.de/users/public/images/d5JhaaeRLp.jpg

Obwohl die Lage in dem Stadtviertel weiterhin angespannt ist, wurden bisher keinerlei Vorkehrungen von Polizei und Stadtverwaltung getroffen.

In islamischen Ländern ist es gängig, dass im Fastenmonat Ramadan vor Tagesanbruch ein Trommler durch die Straßen zieht und die Muslime zum letzten Essen vor dem Fastenbeginn weckt. Die Aleviten, die etwa 20% der gesamttürkischen Bevölkerung ausmachen, fasten nicht im Ramadan. Weil sie deshalb oft als „Ungläubige“ angesehen werden, sind sie ständiger Bedrohung ausgesetzt. In der Türkei werden die Aleviten nicht als eigenständige Glaubensgemeinschaft akzeptiert, weshalb unter anderem der Bau Gebetshäuser – die sogenannten Cem-Häuser – nicht gestattet wird.

ISKU

VIDEO

Berlin: Polizei verbietet Bilder mit Öcalan

Am Jahrestag der Totalisolation gegen Abdullah Öcalan sind in mehreren Städten in Europa tausende Kurdinnen und Kurden auf die Straßen gegangen. In Berlin ist es dabei zu Reibereien zwischen der Polizei und den Demonstranten gekommen, als die Polizei die T-Shirts von Demonstranten beschlagnahmen wollte, auf denen das Bild von Öcalan zu sehen war. Die Polizei verbot auf der Demonstration alle Bilder, auf denen das Bild Öcalans zu sehen war.

ISKU




kostenloser Counter
Poker Blog