Archiv für April 2012

Kamuoyuna / Kurdistan Anarşist Grup

http://www.imgbox.de/users/public/images/2I5WcJ8Z61.gif

İslamcı faşistlerin, 1 Mayıs çağrısını görünce pek şaşırmadık. Türkiyenin, sömürgeci-faşist gelenegine uyan bir çağrıdır.

Hangi din olursa olsun, faşizmi içinde besler.

1 Mayıs, işçilerin kanları ile yazdıkları mücadele günüdür. Ve bu gün o mücadele devam ediyor.1 Mayıs, kafa kesen barbar ve pedofillerin günü değildir.

Bu anlamda, 1 Mayısın bu faşist sihniyetlerden kurtulması için, 1 Mayısı her türlü gericilige , yobazlığa, faşizme dar etmek gerekiyor.

Faşistlerin, 1 Mayıs kutlamalarına karşı ortak bir duruş sergilemek devrimci ve onurlu bir duruştur.
İslamcı faşistlerin oyunlarını her gün daha fazlası ile görüyoruz. İnsan haklarını savunan islamcılar, hayvan haklarını savunan islamcılar, anarşizmi savunan islamcı faşistler ile karşılaşmamız yeni değil.
Sivasta, Maraşta insan katledenlerin ne kadar insan hakları savunucuları olacağı bellidir.Keza Kürdistan da gerillalara kimyasal gazların kullanılması, çocukların tecavüze uğraması bunların eli ile olmuyor mu? Oluyor. Fetullah Gülen ve ekibinin barbar videolarından, Kürt halkının nasıl katledileceğini söylemiyor mu? İslamcı faşistlerin, devlet desteği ile nasıl çalıştıkları gün gibi ortadadır.

İslamcı fasistlerin, devrimcilerin bugüne getirdiği bu mücadeleye sahip çıkmaları bir taktiksel savaştır. Sözde devrimden bahsedilecek. Güzel sözler yazılacak ve böylelikle barbar ve pedofil anlayışlarına zemin hazırlanacaktır.Keza İran buna iyi bir örnek teşkil ediyor.

Türk televizyonları boşuna bu tür faşist grupları ekranlarına taşımıyor.

Peki bizlere düşen görev nedir?

Tabi ki bunları teşhir etmek ve bu faşist düşüncelerin 1 Mayıs devrimci mücadelesi ile alakasının olmadığını vurgulamak gerekiyor. Almanyada ki Nazilerin, her 1 Mayıs oyunlarının aynısıdır.Ve bu faşistlerin tümü ile mücadele etmek gerekiyor. Sokakları onlara dar etmek ve onlara geçit vermemekten geçiyor.

Sokakları faşistlere dar et ! Boyun eğme ! Seyirci kalma !

Yaşasın Antifaşist mücadele !
Yaşasın 1 Mayıs !
Yaşasın Anarşizm !

Kurdistan Anarşist Grup

Gasmasken an Soldaten im Gebiet zwischen Lice, Genç und Kulp verteilt

Amed – Wie die DTK-Covorsitzende Aysel Tugluk auf einer Pressekonferenz in Diyarbakir mitgeteilt hat, sind im militärischen Operationsgebiet im Dreieck zwischen Lice, Kulp und Genc Gasmasken an Soldaten verteilt worden. „Das ist ein Hinweis auf einen möglichen Einsatz von Chemiewaffen“, erklärte Tugluk. In dem betroffenen Gebiet in den Provinzen Diyarbakir und Bingöl ist die seit einigen Tagen laufende und durch Luftwaffeneinsatz unterstützte Militäroperation unterdessen ausgeweitet worden. An verschiedenen Stellen ist es zu Gefechten gekommen. Auffällig ist der verstärkte Einsatz von Helikoptern. An der Operation sind 10.000 Soldaten beteiligt. Aus den im Operationsgebiet liegenden Dörfern erreichen die BDP-Provinz- und Bezirksverbände besorgte Anrufe.

Aysel Tugluk kündigte weiterhin an, am Donnerstagvormittag mit einer Gruppe in das Operationsgebiet zu fahren, um als „lebende Schutzschilde“ weitere Todesfälle zu verhindern, und rief zur Beteiligung an der Aktion auf. […]

ISKU

Militär stürmt Dorf in der Provinz Şirnex

Sondereinsatzkräfte des türkischen Militärs stürmten das Dorf Xirabişerif in der Provinz Şirnex (Şırnak). Das Dorf wurde anschließend breiträumig abgeriegelt, und die einzelnen Häuser der Dorfbewohner durchsucht.

Zur Unterstützung der Operation des Militärs wurden zahlreiche Dorfschützer aus den umliegenden Regionen herangezogen. Kurz vor Stürmung des Dorfes wurden zudem die Telefonleitungen des Dorfes durchtrennt. Wie bisher bekannt wurde, sind zwei Männer und eine Frau festgenommen worden.

ISKU

Roboski çocuklarının faillerini soruyor

Roboski‘de savaş uçaklarıyla katledilen 34 sivil yurttaşın aileleri, olayın üzerinden 119 gün geçmesine rağmen, halen hiç kimsenin yargı önüne çıkarılmamasına tepki gösterdi.

http://www.imgbox.de/users/public/images/wScWLFG6ey.jpg

Şırnak‘ın Uludere (Qilaban) İlçesi’ne bağlı Ortasu (Roboski) Köyü‘nde Türk savaş uçakları tarafından bombalanarak katledilen 34 köylünün aileleri, katliamın üzerinden 119 gün geçmesine rağmen halen hiç kimsenin yargı önüne çıkarılmamasına tepki gösterdi.

Olayın unutturulmaya çalışıldığını söyleyen aileler, Meclis İnsan Hakları bünyesinde kurulan Uludere Alt Komisyonu‘nun „güvenilir“ olmadığını da belirtti. Katliamın üzerinden geçen 119 gün gibi uzun zamanda çocuklarının faillerini ortaya çıkarmak için hemen hemen her hafta değişik bir eylemle kamuoyu önüne çıkan aileler, önümüzdeki süreçte devam eden yargılamadan bir sonuç çıkmaması halinde daha radikal eylemler yapmaya hazırlanıyor.

‚Her sabah erkenden uyanıp mezarlığa gidiyorum‘

Katliamda yaşamını yitiren Şirvan Encü‘nün annesi Leyla Encü, olaydan sonra psikolojilerinin bozulduğunu, duydukları en ufak seste irkildiklerini belirtiyor. Leyla Encü, oğluna dair umutları olduğunu, halen bu duyguları gerçekleşecekmiş gibi beklediğini belirterek, „Geçtiğimiz Cuma günü mezarlık tarafından gelen bağrışma sesleri ile irkildim. Oğlumun resmine sarılıp ağlamaya başladım. Her gün yas var evimizde. Hepimiz deli olduk. Unutacağımız mı sanılıyor? Hepimiz hasta olduk. Aklımız başımızdan gitti. Oğlumun damat olduğunu göremedim. Şervanım oğlum, yüreğimde ne çok güzel şey vardı seninle ilgili. Her sabah erkenden uyanıp, mezarlığa gidiyorum. Halen inanamıyorum oğlumun ölümüne. Oğlumun başucuna oturdum. Sanki şimdi çıkıp gelecekmiş gibi bekliyorum“ diyerek, yaşadığı acıları anlatıyor.

‚Yaşayan Kaymakam mı önemli öldürdüğünüz 34 kişi mi?‘

Anne Encü, Uludere Kaymakamı‘na saldırı olayında şu ana dek 70-80 kişinin ifadeye çağrılarak, çoğunun tutuklanmasına ise şu sözlerle tepki gösteriyor: „Biz bunun peşini bırakmayacağız. Faillerimizi ortaya çıkarsın. 20 kişiyi tutukladılar. Deli raporu olan adamı bile ‚Kaymakama saldırdın‘ deyip tutukladılar. 70-80 kişinin adını verip, kimisini tutukladın kimisini sorguladın. Yaşayan Kaymakam mı önemli yoksa öldürdüğünüz 34 kişi mi? Hey vicdansızlar; Meclis‘e gittik ama umudumuz yok. Kürtler dışında bize kimse sahip çıkmadı. İçeride konuştuklarımızı kameraların çekmesine izin vermediler. Allah çocuğumun katillerini bilip, ortaya çıkarmayanlara da bu acıyı versin.“

‚AKP milletvekilleri doğruları söylemiyor‘

Katliamda kardeşi Nadir Alma‘yı kaybeden Hikmet Alma ise, Uludere Alt Komisyonu‘nun AKP‘li üyelerinin olayı çarpıtmaya çalıştığını belirtiyor. Alma, Komisyon Başkanı Ayhan Sefer Üstün‘ün „görüntülerden hayvan ya da insan oldukları anlaşılmıyor“ şeklindeki açıklamasını hatırlatarak, „Kardeşim Nadir Alma‘yı kaybettim bundan 119 gün önce, burada bir katliam bir soykırım gerçekleşti. Buraya gelen Meclis İnsan Hakları Komisyonu‘nu evlerimizde misafir edip, ağırlardık. Kamuoyu önünde şehit ailelerine olayda bir kasıt varsa ortaya çıkartacakları sözünü verdiler. Fakat buradan ayrılan Ayhan Sefer Üstün‘ün yaptığı açıklama şöyleydi: ‚biz olayda bir kasıt bulmadık. Heron görüntülerinde hayvan ya da insan oldukları anlaşılmıyor‘ diye şüpheli söylemlerde bulundu. Bunu biz kesinlikle doğru bulmuyoruz, çünkü bunu komisyon üyelerinin tümü izledi. CHP, BDP, MHP milletvekilleri. Fakat AKP milletvekilleri farklı yorumladı yani AKP milletvekilleri Başbakan Erdoğan‘ın söylediklerini tekrarlıyor. Komisyon üyelerinin çoğunun AKP‘li olması bizi kuşkulandırıyor. Çünkü doğruları söylemiyorlar“ diye belirtti.

‚Gülen fetva verdi, Başbakan ve Genelkurmay da uyguladı‘

Katliama ilişkin talimatı ve fetvanın Fethullah Gülen tarafından verildiğini belirten Alma, AKP hükümeti ve Genelkurmay‘ın da uyguladığını söylüyor. Olayın peşini bırakmayacaklarını belirten Alma, „Zaten olayın faili AKP‘dir. Genelkurmay ve ordudur. Fethullah Gülen fetva verdi. Başbakan ve Genelkurmay da uyguladı. Bizler STK‘lardan oluşan bağımsız bir komisyonun kurulmasının ve burada incelemelerde bulunmasını istiyoruz. Kesinlikle biz bu komisyonu kabul etmiyoruz. Failler bellidir sadece ortaya çıkarılmasını istiyoruz“ diyor.

Yüksekova Haber

47 Jahre Haftforderung für einen Minderjährigen am Nationalen Kindertag der Türkei

Während die Kinder im Westen der Türkei den Nationalen Kindertag begehen, wird der Alltag der Minderjährigen in Kurdistan auch an diesem Tag von Unterdrückung und Gewalt bestimmt. Gegen den 17-jährigen V. Ç., der sich vier Monate in Pozanti in Haft befand, wurde ein Gerichtsverfahren vor dem Kinder- und Jugendgerichtshof in Mersin mit der Forderung nach 47 Jahren Haft gegen ihn begonnen.

V. Ç., der am 8.Januar festgenommen worden ist, wird unter anderem „Widerstand gegen die Staatsgewalt“, „Unterstützung der Organisation“, „Propaganda für die Organisation“ und „Teilnahme an verbotenen Demonstrationen“ vorgeworfen. Alle Beweise gegen V. Ç. werden im Verfahren durch anonyme Zeugenaussagen vorgetragen.

ISKU

Folter und Disziplinarstrafen gegen weibliche Inhaftierte

Laut Angaben der Familienangehörigen sind die weiblichen Inhaftierten der geschlossenen Haftanstalt Adana Karataş Folter und Disziplinarstrafen durch die Gefängnisleitung ausgesetzt.

Bei den betroffenen Frauen handelt es sich um Inhaftierte, die im Gefängnis gemeinsam Newroz feierten. Die Frauen wurden in ihren Zellen angegriffen und anschließend mit zwölf Tagen Bunkerhaft und einem Jahr Besucherverbot bestraft.

Der Ehemann einer Inhaftierten erfuhr von der Bestrafung, als er seine Frau im Gefängnis besuchen wollte und ihm dies verweigert wurde. Daraufhin meldete der Ehemann den Fall der Zweigstelle des Menschenrechtsvereins IHD in Mersin. Der Einspruch gegen die Bestrafung durch die Anwälte des IHD wurde abgelehnt.

Der Vorsitzende des IHD-Mersin, Ali Tanriverdi, erklärte, dass es in der geschlossenen Haftanstalt von Adana immer wieder zu willkürlichen Bestrafungen der Inhaftierten komme. Zudem sei das Gefängnis mit weitaus mehr Inhaftierten belegt, als seine Kapazität zulasse. Tanriverdi berichtete, dass man Gespräche mit der Gefängnisleitung führe, um selbst Untersuchungen im Gefängnis durchführen zu können und anschließend einen Bericht darüber an die Öffentlichkeit geben werde.

ISKU

Tutuklu çocuklar kimin umurunda?

Hakim ve savcılar da kafalarını iddianame ve fezlekelerden kaldırmadıklarından olsa gerek, sanık sandalyesinde oturanların çocuk olduğunun farkında değil.

http://www.imgbox.de/users/public/images/VgkVhx9u0a.jpg

Yine bir 23 Nisan yaklaşıyor. Sabah erken saatte herhangi bir ilköğretim okuluna yakınsak ya da elimizin altında televizyonu açacak bir kumanda varsa, göreceğimiz tablo sanıyorum ki geçmiş yıllardan pek de farklı olmayacak.

Okul müdürü, belediye başkanı, kaymakam ve bilumum devlet memurunun gölgede oturarak izlediği törenlerde, çocuklar muhtemelen yine saatlerce ayakta kalmaya zorlanacak. Birçok okulda törenlere katılmaya zorlanan çocukların ellerindeki ulusal sembollere ve militarist ruh haliyle asker gibi hizada yürütülmelerine tanıklık edeceğiz.

Kutlama biçimine ve törenlere getirilecek çok sayıda eleştiri var muhakkak. Kimimiz 23 Nisan‘ı bir tüketim çılgınlığı günü olarak eleştirirken, kimimiz çocukların milliyetçi ve militarist duygularla kuşatıldığının eleştirisini yapabilir ya da Çocuk Bayramı‘nda dahi çocukların yeteri kadar söz hakkı alamadığını eleştiri konusu yapabiliriz.

Kutlama biçimlerine yıllardan beri yapılan benzeri eleştirilerin üzerine sanıyorum ki eklenecek pek de yeni bir şey yok. Alışkanlıklar değişmedikçe, yenilik beklenemez sonuçta. Ancak, çocuklara adanmış bu günde dikkat çekilmesi gerektiğini düşündüğüm daha önemli bir konu var: Tutuklu çocuklar.

İşkence ve kötü muameleye gelene kadar…

Adli suçlar gerekçe gösterilerek tutuklanan çocuklara ek olarak, medyada genelde „taş atan çocuklar“ olarak mimlenenler süreç içinde „tutuklu çocuklar“ adını alıyor ne yazık ki. Bu çocukların maruz kaldığı hak ihlalleri ise ülkemizin temel problemlerinden birini oluşturuyor. Bu sorunu kaygı verici noktaya taşıyan temel sebep şüphesiz terörle mücadele yasaları.

2006′dan bu yana, bazıları 12 yaşında olmakla birlikte, binlerce çocuk terörle mücadele kapsamında mahkeme salonlarını dolduruyor.

Haklarında yapılan suçlamalara baktığımızda, „terör örgütü üyeliği“, „terör örgütü propagandası yapmak“ ve „Toplantı ve Gösteri Yürüyüşleri Kanunu‘nu ihlal etmek“ olmak üzere üç temel suçlamayla karşılaşıyoruz. Kolluk kuvvetlerine göre, bu suçlamaların temelini, yasadışı olarak nitelenen gösteri ve yürüyüşlerin PKK tarafından organize edilmesi oluşturuyor. Yine kolluk kuvvetlerine göre, buna en aşikâr kanıt, gösteriler ve yürüyüşler sırasında PKK lehine sloganlar atılması, sarı-kırmızı-yeşil bezler ve Abdullah Öcalan posterlerinin taşınması.

Sanıyorum, hakim ve savcılar da kafalarını iddianame ve fezlekelerden kaldırmadıklarından olsa gerek, karşılarında sanık sandalyesinde oturanların çocuk olduğunun farkında değil. Nitekim gözaltı sürecinde olduğu gibi, yargılama sürecinde de çocukların çocuk olduğu hesaba katılmıyor. Şayet bu göz önüne alınıyor olsaydı, çocuk yaştakilerin değil bir terör örgütüne, bir futbol takımının taraftar grubuna dahi kolay kolay üye olamayacağını anlarlardı. Ya da, uluslararası hukukta çocuk ve yetişkin arasında gözetilen ayrıma ülkemizde de tanıklık ediyor olurduk.

Uluslararası Af Örgütü‘nün Haziran 2010 tarihli hazırladığı, „Çocuk Hakları Evrenseldir: Türkiye‘de Çocukların Terörle Mücadele Yasaları Altında Adil Olmayan Yargılamalarına Son Verin“ başlıklı raporunu incelediğimizde durum daha vahim bir hal alıyor. Af Örgütü‘nün raporuna göre, „terör örgütü propagandası yapmak“la suçlanan çocukların birçoğu henüz „propaganda“ kelimesinin anlamını dahi bilmiyor. Yani, Türkiye‘de binlerce çocuk, işlemeyi dahi bilmedikleri bir suçtan yargılanıyor.

Süreç içinde, çocukların haklarında yapılan suçlamaların ironikliğine, sadece Uluslararası Çocuk Hakları Sözleşmesi‘nin değil, ama aynı zamanda Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi‘nin ve İşkence Karşıtı Sözleşme‘nin de ihlal edilmesi ekleniyor.

TMK [1] mevzuatının belirsiz ve yorumlamaya açık, oldukça geniş anlamlara sahip olmasından dolayı uygulamada da savcı ve hakimlerin keyfi tutumları göze çarpıyor: Çoğu çocuk birkaç aydan bir yılı aşkın sürelere dek uzun bir süre tutuklu olarak yargılanıyor. [2]

Bu süre zarfında çocukların hem eğitimlerinden geri kalmaları hem de sosyal hizmet görevlilerinden çocukların psikolojik durumlarına dair raporlar alınmasını öngören mevzuat dikkate alınmıyor. (Uluslararası Af Örgütü Genel Sekreteryası, 2010)

Tutukluluk koşulları ise, evrensel çocuk haklarının en çok ihlal edildiği sürecin bir parçası. Örneğin, 15 yaşından büyük olan çocuklar yetişkinlerle aynı mahkemede yargılanırken, yasalara aykırı bir biçimde 12 yaşındaki çocukların dahi yetişkinlerle aynı mahkemede yargılandıkları biliniyor. [3] Aynı şekilde, bazı durumlarda çocuklar cezaevlerinde de yetişkinlerle birlikte tutulmakta.

Unutulanlar ya da bilinmek istenmeyenler

23 Nisan‘da makam koltuklarına oturtulan çocukları ve devlet büyüklerini dinlemeden önce, yukarıda anlatılanların kafamızda soru işareti yaratmasına izin verirsek, sanıyorum ki vicdanlı olmanın ilk adımını atabiliriz.

Örneğin, 12-18 yaş arası, „propaganda“ kelimesinin anlamını dahi bilmeyen yüzlerce çocuğun „terör örgütü propagandası yapmak“ suçlamasıyla aylarca tutuklu yargılanmasını ve yıllarca sürecek hapis cezalarına mahkum edilmesini hangi mantık açıklayabilir?

Ya da, oyun yaşındaki çocukların değil yetişkinlerle aynı cezaevinde kalmasını, yetişkinlerle aynı yasalardan yargılanmasını kim açıklayabilir?

Kim 12-18 yaş arasındaki çocukların TCK 314′ün 1. fıkrasında belirtildiği gibi, bir terör örgütü kurabileceğini ve/veya yönetebileceğini düşünebilir?

Çocuk istismarına karşı güçlü bir refleks geliştirdiği düşünülen Türkiye toplumunda, hangi politik gerekçe bir çocuğun cezaevinde tecavüz gibi bir suçla cezalandırılmasını meşru kılabilir?

Bu soruları çoğaltmak mümkün. Bunlara yanıt ararken, diğer yandan doğrudan işkence ve kötü muamelenin ön plana çıkarılmasıyla, yukarıda bahsettiğimiz hak ihlallerinin kanıksanabileceği ihtimalini de unutmamak gerekiyor.

Tüm bu anlatılanlar, şüphesiz kısa zaman önce Pozantı‘da yaşananların yüzümüze çarptığı tokattan daha etkili olmayacaktır. Pozantı‘daki çocukların başka yerlere sevk edilmesiyle sorunun bittiği düşünüldüğünden midir, yoksa Pozantı gerçeğini kamuoyuna duyurmayı başaran DİHA muhabirinin KCK soruşturmasıyla tutuklanmasından mıdır bilemem. Ancak, toplumun bu meseleyi biraz daha unuttuğu şu günlerde, bu yazıda sadece bir şeyleri değiştirebileceğimizin umudunu taşıyorum.

Konu çocuk olduğunda politik bir perspektife sahip olmak gerekmiyor. Mesele zaten Uğur‘un, Ceylan‘ın ve nicelerinin yanına Serap‘ı da koyabilmek değil midir? Albert Camus‘nün de dediği gibi, „Hiçbir ideoloji bir çocuğun gözyaşlarına değmez.“ Bu sözü anlarız da, benimseyebilmemizi ve yaşanan kirli savaştan çocukların daha fazla etkilenmemesini ümit ediyorum. (BK/YY)

Dipnotlar:

1 3713 sayılı Terörle Mücadele Kanunu, (12 Nisan 1991 tarihli resmi gazetede yayımlanmıştır). Bkz: http://www.mevzuat.adalet.gov.tr/html/809.html

2 „Hiçbir çocuk yasadışı ya da keyfi biçimde özgürlüğünden yoksun bırakılmayacaktır. Bir çocuğun tutuklanması, alıkonulması veya hapsi yasa gereği olacak ve ancak en son başvurulacak bir önlem olarak düşünülüp, uygun olabilecek en kısa süre ile sınırlı tutulacaktır.“ (Çocuk Hakları Sözleşmesi, Madde 37(a))

3 „Yargılamalar genellikle temelsiz delillere ya da çocuklardan baskı altına alınan ifadelere dayanmaktadır. 12 yaş kadar küçük çocuklar, ulusal yasalar ihlal edilerek, yetişkinler için kurulan mahkemelerde yargılanmaktadırlar. Bazıları uzun yıllar olmak üzere, davaların çoğu hapis cezalarıyla sonuçlanmaktadır.“ (Türkiye, çocukların terörle mücadele yasaları altında adil olmayan yargılamalarına son vermeli, 2010)

Kaynakça:

* Türkiye, çocukların terörle mücadele yasaları altında adil olmayan yargılamalarına son vermeli (2010, Haziran). 15Nisan 2012 tarihinde Uluslararası Af Örgütü Türkiye Şubesi: http://www.amnesty.org.tr/ai/node/1377 adresinden alındı.

* Uluslararası Af Örgütü Genel Sekreteryası (2010). Çocuk Hakları Evrenseldir: Türkiye‘de Çocukların Terörle Mücadele Yasaları Altında Adil Olmayan Yargılamalarına Son Verin. Londra: Uluslararası Af Örgütü Yayınları.

Yüksekova Haber

Hungerstreik in Straßburg nach 52 Tagen mit einer Pressekonferenz beendet

Die 15 kurdischen AktivistInnen in Straßburg haben heute am 52.Tag ihres Hungerstreiks ihre Aktion beendet. Auf einer Pressekonferenz erklärten sie, dass mit der Aktion eine Mauer des Schweigens durchbrochen worden sei. Zudem seien die Hungerstreikenden davon überzeugt, dass ihre Forderungen von den entsprechenden Institutionen ernst genommen werden und von diesen praktische Schritte folgen werden.

Nach den Appellen des Generalssekretärs des Europarates, des Europaparlamentspräsidenten, des EU-Erweiterungskommissars und der Gemeinschaft der Gesellschaften Kurdistan KCK zur Beendigung des Hungerstreiks, verkündeten die 15 AktivistInnen heute auf einer Pressekonferenz das Ende ihrer Aktion.

Auf der Presseerklärung, die in kurdischer, türkischer und französischer Sprache gehalten wurde, gaben die AktivistInnen folgende Erklärung ab:

„Unser Hungerstreik, den wir am 1. März in Straßburg mit der Forderung ‚Freiheit für Öcalan, ein Status für Kurdistan‘ begonnen hatten, befindet sich heute im 52.Tag.

Wir, 15 AktivistInnen der ‚Initiative für die Freiheit Öcalans‘, bestehend aus fünf Frauen und zehn Männern, haben bei unserem Hungerstreik in das Zentrum unserer Forderungen, die Sicherstellung der Gesundheit und seiner Sicherheit, sowie die Freiheit des Repräsentanten des kurdischen Volkes Herrn Öcalan gestellt. Unsere dringlichste Forderung hierbei war die Durchbrechung der Isolation Öcalans. Unser Ziel war es, das Gefängnissystem Imrali und die erschwerte Isolationspolitik für die Öffentlichkeit aufzudecken und die entsprechende Institutionen diesbezüglich dazu zu bewegen, ihren Aufgaben nachzukommen. Der deutlichste Beweis dafür, dass Institutionen wie der Europarat oder das CPT ihrer Aufgabe nicht gerecht werden, ist ihr Schweigen gegenüber der Tatsache, dass seit fast neun Monaten kein Lebenszeichen von Herrn Öcalan die Öffentlichkeit erreichen konnte. Weder seinen Familienangehörigen noch seinen AnwältInnen wird die Konsultation ermöglicht. Die aktuelle Phase ist dadurch gekennzeichnet, dass die Befürchtungen und Sorgen des kurdischen Volkes und seiner FreundInnen hinsichtlich der Situation von Herrn Öcalan ihren Höhepunkt erreicht hat.

Aus diesem Grund, also um dazu beizutragen, dass diese Sorgen der kurdischen Bevölkerung ausgeräumt werden können, um zu einem Sprachrohr der Forderungen des kurdischen Volkes zu werden, und um in der Gesellschaft eine Sensibilität gegenüber dieser Sachlage zu erschaffen, haben wir diesen Hungerstreik 52 Tage lang geführt.

Wir möchten der Öffentlichkeit mitteilen, dass unsere Aktion eine neue Etappe erreicht hat. Wir sehen, dass gegenüber den legitimen Forderungen des kurdischen Volkes bei den entsprechenden Institutionen ein Bewusstsein geschaffen worden ist. Zudem sehen wir auch, dass ein großer Freundschaftskreis der Solidarität gegenüber dem kurdischen Volk und ihrer Freiheitsbewegung entstanden ist.

Auch das kurdische Volk hat uns durch ihre Opferbereitschaft, ihre Unterstützung und ihre Aktionen zu keiner Sekunde unsrer Aktion allein gelassen und große Mühen für die Freiheit des Repräsentanten des kurdischen Volkes aufgebracht.

Die Forderungen nach der Sicherstellung der Gesundheit und seiner Sicherheit, sowie der Freiheit Öcalans werden in Form einer Kampagne anhalten. Wir sehen, dass das wichtigste Standbein dieser Kampagne, und zwar das Bewusstsein darüber, dass die Freiheit möglich ist und nur durch den Widerstand erschaffen werden kann, geschaffen wurde. Unsere Aktion hat in den 52 Tagen große Unterstützung durch die Öffentlichkeit erfahren. Wir sind dem bewusst, dass der erste Schritt für das Aufbrechen der Isolation Öcalans von den Institutionen Europas getätigt werden muss. Der Appell des Generalsekretärs des Europarates von 13. April, des Präsidenten des Europaparlaments von 18. April, die Erklärung des KCK vom 20. April, sowie die Ergebnisse aus den Gesprächen mit verschiedenen Menschen aus den Freundeskreisen haben uns von dieser Sachlage noch weiter überzeugt. Wir denken auch, dass die entsprechenden Institutionen unsere Forderungen ernst nehmen und auch praktische Schritte einleiten werden.

Damit diese Institutionen ihre Arbeiten beschleunigen und ruhiger agieren können, erklären wir, dass unsere Aktion ihren Zweck erfüllt hat und beenden mit sofortiger Wirkung unseren Hungerstreik.

Wir bedanken uns bei allen, die uns von der ersten Sekunde an nicht alleine gelassen haben, die uns mit ihren Gedanken, ihrem Bewusstsein und ihren Aktionen unterstützt haben. Wir bedanken uns beim kurdischen Volk, bei unseren FreundInnen und GenossInnen aus Europa und bei den VertreterInnen der alternativen und oppositionellen Medien. Wir wollen betonen, dass wir unsere Errungenschaften als Ergebnis eines gemeinsamen und kollektiven Widerstandes ansehen.

Auch möchten wir unseren Dank gegenüber den Verantwortlichen der St. Maurice Kirche zum Ausdruck bringen. Sie haben nicht nur ihre Pforten für uns geöffnet und uns eine Obhut gegeben, sondern uns auch auf diplomatischer und anderen Ebenen bis zum Ende unterstützt. Vielen Dank hierfür.“

ISKU

Pozantı mağduru T.T.’nin ailesinden kamuoyuna çağrı

http://www.imgbox.de/users/public/images/Ieez1Cj80a.jpg

Pozantı Çocuk Kapalı Cezaevi ve Kürkçüler F Tipi cezaevlerinde yaşananları anlatmasının ardından tutuklanan T.T.’nin tedavi gördüğü Adana Ekrem Tok Ruh ve Sinir Hastalıkları Hastanesi mahkum koğuşunda adli bir tutuklunun saldırısına uğradığı belirtildi. T.T.’nin hayatından endişe duyan ailesi kamuoyuna duyarlılık çağrısı yaparak çocuklarının serbest bırakılmasını istedi.

Pozantı Çocuk Kapalı Cezaevi’nde yaşananların açığa çıkmasının ardından Pozantı ve Kürkçüler Cezaevi’nde 2008 ve 2009 yılları arasında yaşadıklarını DİHA’ya anlatan T.T., “kesinleşmiş hapis cezası” ve “Korsan gösteriye katılmak” gerekçesiyle 7 Mart günü çıkarıldığı nöbetçi mahkeme tarafından tutuklanmıştı. T.T.’nin haberini yapan DİHA Adana muhabiri Özlem Ağuş da 9 Mart günü çıkarıldığı nöbetçi mahkemece “Örgüt üyesi olmak” ve “Örgüt propagandası yapmak” iddialarıyla tutuklanmıştı.

T.T.’ye yönelik kötü muamele devam ediyor

Pozantı ve Kürkçüler Cezaevi’nde yaşadığı cinsel saldırı olaylarını anlatmasının ardından tutuklanarak tekrar cezaevine gönderilen T.T.’nin gördüğü kötü muamelenin devam ettiği ortaya çıktı. İki defa intihar teşebbüsünde bulunduğu belirtilen T.T.’nin tedavi olmak için gönderildiği Adana Ekrem Tok Ruh ve Sinir Hastalıkları Hastanesi’nde 19-20 Mart tarihleri arasında adli bir mahkumun saldırısına uğradığı ortaya çıktı. T.T.’ye refakat eden jandarmanın adli mahkumlara “Bu teröristtir, bunu dövün” telkini nedeniyle T.T.’nin tedavi olmak istemeyip tekrar cezaevine döndüğü, avukatlarının ve insan hakları örgütlerinin çabası sonrasında savcılığın cezaevine yazı yazarak T.T.’nin tedavi olması için hastaneye götürülmesini istemesi ardından T.T. tekrar hastaneye götürüldü. Bu kez de T.T.’nin tedavi gördüğü hastanenin mahkum koğuşunda adli bir mahkumun saldırısı sonrasında kafasında kırıklar oluştu. T.T.’nin ve saldırganın birbirlerinden şikayetçi olmaları nedeniyle karşılıklı olarak iki taraf hakkında cezaevi idaresi tarafından soruşturma açıldı.

‘Aile huzurumuz bile kalmadı’

Baba Beşir Tekin, Adalet Bakanı’nın Pozantı Cezaevi gerçeğini ortaya çıkaran çocuğuna ödül vermesi gerektiği yerde ceza verdiğini söyledi. Her gün gözyaşı döktüğünü ve çocuğun acısını içine gömdüğünü belirten Tekin, cezaevinde bulunan tüm çocukların çocuğu gibi olduğunu ve serbest bırakılması gerektiğini söyledi. Baba Tekin, “Benim artık takatim kalmadı. Benim oğlum esrar satmamış, hırsızlık yapmamış, insan öldürmemiş. Gerçekleri anlattığı için cezaevinde. Benim oğlumun psikolojik sorunları var, onun için kendisine zarar vermesinden korkuyoruz. Tek isteğim çocuğum serbest bırakılmasıdır. Çünkü artık huzurumuz kalmadı. Demokrasi, adalet var diyorlar. Gerçekten varsa neden oğlum hâlâ cezaevinde” diye sordu.

‘Oğlum sağlam gitti, psikolojisi bozuk geldi’

Anne Azize Tekin ise, oğlunun daha önce psikolojik sorununun olmadığını Kürkçüler ve Pozantı’da tutuklu kalmasından sonra psikolojisinin bozulduğunu, gece gündüz dışarıda olduğunu ve kendileriyle konuşmadığını söyledi. Anne Tekin, oğlunun yemeden içmeden kesildiğini ve kendileriyle konuşmayıp gece gündüz mezarlıklara gidip derdini ölülere anlattığını söyleyerek, oğlunun kendilerine “Siz benim derdimden anlamazsınız. Bu eve benim ölüm gelecek” dediğini ifade etti. Anne Tekin, oğlunun cezaevine sağlam gittiğini ama cezaevinden psikolojisi bozulmuş bir şekilde bırakıldığını vurguladı. Oğlunun bu koşullarda tedavisinin mümkün olmadığının altını çizen anne Tekin, “Oğlumu bana versinler. Kokusunu duymak onu kendi yanıma alarak tedavi ettirmek istiyorum” dedi.

‘T.T. tahliye edilmeli’

T.T.’nin Avukatı Tugay Bek, T.T açısından zincirleme insan hakları ihlallerinin sürdüğünü ve çocuk yaşta girdiği cezaevinde T.T.’nin devlet gözetiminde her türlü şiddete maruz kaldığını belirtti. Bek, bunu basınla paylaşması sonrasında tutuklanmasının başlı başına bir hukuksuzluk olduğuna dikkat çekti. T.T.’nin tedavi gördüğü hastanede şiddete maruz kalmasının bu koşullarda tedavi olamayacağının açık bir göstergesi olduğunu vurgulayan Bek, T.T.’nin tedavi olabilmesi için uygun koşulların yaratılması gerektiğini bunun için de bir an evvel tahliye edilmesi gerektiğini söyledi. Bek, T.T.’nin tahliye edilmesini ve bu ihlallerde sorumluğu olanların yargılanması gerektiğine dikkat çekti.

DİHA

Appell des Europaparlaments: „Beendet eure Aktion!“

http://www.imgbox.de/users/public/images/fZtx8dXIVC.jpg

Nach einem Gespräch zwischen der BDP-Abgeordneten Leyla Zana und dem Präsidenten des Europaparlamentes Martin Schulz, rief letzterer die Hungerstreikenden dazu auf, ihre Aktion zu beenden. Bereits zuvor hatten die sozialdemokratischen und liberalen Gruppen im Europaparlament ähnliche Appelle an die Hungerstreikenden gerichtet.

Zeitgleich mit dem Gespräch Zanas mit dem Präsidenten des Europaparlaments führten die zwei Abgeordneten der Europapalamens Jürgen Klute und Marie Christine Vergiat Gespräche mit dem CPT.

Leyla Zana berichtete anschließend von ihrem Gespräch mit Martin Schulz. Dieser habe seine Unterstützung für die Forderungen der Kurden nach einem Dialog und Verhandlungen ausgedrückt und zugleich zugesichert, dass er als Präsident des Europaparlaments verstärkt sich hierfür einsetzen werde. „Wir verstehen euer Leid, doch wir wollen nicht, dass euer Leid sich vermehrt“, mit diesen Worten habe Schulz an die Hungerstreikenden appelliert ihre Aktion zu beenden.

Auch Jürgen Klute rief nach dem Gespräch mit dem CPT dazu auf, den Hungerstreik zu beenden. Die Arbeiten des CPT würden sich nun auf die Situation in der Türkei konzentrieren. Das wäre nach Klute ohne den Hungerstreik nicht geschehen. Die Message der Hungerstreikenden sei an den entsprechenden Stellen angekommen und somit die Aktion erfolgreich gewesen, so Klute.
Bereits am 13. April hatte der Generalsekretär des Europarates Thorbjørn Jagland die 15 kurdischen AktivistInnen dazu aufgefordert den Hungerstreik zu beenden.

ISKU




kostenloser Counter
Poker Blog