Archiv für Februar 2012

Yine çocuklarımız hedefte

İki çocuğa 22 yıl 8 ay hapis cezası verildi

Siirt‘in Kurtalan ilçesinde örgüt propagandasını yaptıkları, gösterilere katıldıkları gerekçesiyle tutuklanan iki çocuğa 22 yıl 8 ay hapis cezası verildi.

İHA ve CHA‘nın haberine göre geçen yıl 15 Şubat‘ta Kurtalan’da yapılan baskınlarda 28 kişi gözaltına alınmıştı. Bunlardan yaşları küçük olan U.E. ve K.Ö. çıkarıldıkları Kurtalan Asliye Ceza Mahkemesi‘nce hapis cezasına çarptırıldı. Mahkeme U.E.‘ye PKK’ye üye olma, örgüt propagandası yapmaktan dolayı 9 yıl 4 ay hapis ve 2 bin lira adli para cezasına çarptırdı. K.Ö.‘ye de örgüte üye olma, örgütü propagandası yapma, hırsızlık ve kamu malına zarar vermekten ötürü 13 yıl 4 ay hapis ve 2 bin lira adli para cezası verildi.

ANF

Pozantı Cezaevi‘nde çocuklar‘a tecavüz

Ne olmuştu ?

Oku

Çukurca‘den Eylem Görüntüleri – Dîmenên Çalakiya Çelê (09.02.2012)

Beşikçi: Halklar için samimi olunmalı

Beşikçi, „Başbakan özür dilediği gün Kürdistan‘a bombalar yağdı. Gerillaların üzerine tonlarca kiloluk bombalar attı. Eğer bir özür dileyip gerçekle yüzleşeceksen bu bütün halklar için samimice olmalıdır“ dedi.

http://www.imgbox.de/users/public/images/EenxmSQw2R.jpg

ANKARA – BDP‘nin düzenlediği „Dinmeyen Çığlık: Dersim Hakikat ve Yüzleşme Konferansı“nda, Başbakan Recep Tayyip Erdoğan‘ın Dersim katliamına ilişkin özür dilemesini değerlendiren Sosyolog İsmail Beşikçi, „Başbakan özür dilediği gün Kürdistan‘a bombalar yağdı. Gerillaların üzerine tonlarca kiloluk bombalar attı. Eğer bir özür dileyip gerçekle yüzleşeceksen bu bütün halklar için samimice olmalıdır“ dedi.

http://www.imgbox.de/users/public/images/LndTH6FQoj.jpg

BDP Genel Merkezi tarafından Neva Palas Otel‘de düzenlenen „Dinmeyen Çığlık: Dersim Hakikat ve Yüzleşme Konferansı“, „Osmanlı‘dan günümüze devlet-Dersim ilişkileri“ konulu oturum ile devam etti. Oturumu kolaylaştırıcı olarak BDP MYK Üyesi Yüksel Mutlu yönetirken, konuşmacı olarak ise Sosyolog İsmail Beşikçi, Tarihçi Ayşe Hür, Tarihçi Alişan Akpınar, Bilgi Üniversitesi Tarih Bölümü Öğretim üyesi Doç. Dr. Bülent Bilmez ve Mehmet Bayrak katıldı. Oturumun ilk konuşmasını yapan Tarihçi Ayşe Hür, Devletin o dönem Dersim‘de yaşayan „marabalar“ için bir politika üretmediğini güvenlik anlamında yaklaştığını belirterek, „Cumhuriyet döneminde Kürtlük, Kızılbaşlık ve Ermenilik devletin kafasında farklı kodlara sahipti. Devletin Dersim‘e yaklaşımı da etnik gruplar arasında bile kademeleşme var“ dedi.


Hür: Dersimliyi Dersimliye kırdırmak istediler

1864′ün Osmanlı idari yapılanmasında önemli bir tarih olduğunu belirten Hür, „Genel anlamda asayiş konularının yansıdığı bir dönem. Osmanlı bu dönemde hayal ettiği kadar Dersim‘e nüfus edemiyor. Oraya Ahmet Muhtar Paşa‘yı atıyor. Onun stratejisi ise oradaki aşiretleri birbirine kırdırmaya çalışmak oluyor. Merkezi otorite Hozat aşiretleri ile ittifak yapıyor ve Dersimliyi Dersimliye kırdırmaya çalışıyor“ şeklinde konuştu.

Akpınar: Abdülhamit dönemi önemli bir kırılma noktası

Tarihçi Alişan Akpınar ise modern ve merkezi devlet kurma isteğinin Osmanlı‘da egemen olması ile birlikte halkı vergilere bağlama sorununun ortaya çıktığını belirterek, „Dersim bölgesinde vergi sistemi kuramama, askere alamama sorunu birçok yerde de yaşandı. Ancak Abdülhamit dönemi önemli bir kırılma noktasıdır. Bu dönemde Osmanlı devleti kendi demografik yapısını yeniden kurmayı amaçlamıştır. Aslında bu da yaşananların temeli olmuştur“ dedi. Sosyolog İsmail Beşikçi ise İttihat ve Teraki‘nin 1910′larda Osmanlı‘yı Türk esasına göre yeniden organize etmek gibi bir projeye sahip olduğunu belirterek, „Bunun bir ayağını Kürtleri asimile etmek bir ayağını da Alevileri Müslümanlaştırmak oluşturuyordu“ dedi. Beşikçi, o dönemde okulların özel bir misyona sahip olduğunu, bu misyonun ise Kürtleri asimile etmek olduğunu kaydetti.

‚Dersim‘den alınan çocuklara Türklere nasıl hizmetçi olacakları öğretildi‘

Beşikçi, kimi CHP‘lilerin „Asker ailelerine çocuklar verildi onlar için iyi oldu eğitildiler“ dediğini belirterek, „Bu tam anlamıyla sömürgecilik zihniyetidir. Sömürgeciler her yerde böyle yaparak o halka medeniyet götürdüklerini söylerler. İşte Dersim‘de anaları babaları gözleri önünde öldürülmüş sonra da onlar asker ailelerine dağıtılmış. Bunlara Türklere nasıl hizmetçilik yapacakları öğretiliyor bir de bunun adına medeniyet diyorlar“ dedi.


Beşikçi: Kerbela‘yı sürekli andılar Dersim‘i unuttular

Beşikçi, Kerbela‘ya göre Dersim‘de on binlerce kişi unutulduğunu belirterek, „Dersimliler Kerbela‘yı sürekli andılar ama Dersim‘i unuttular. Kerbela‘nın Dersimliler ile hiçbir ilgisi yoktur. Orada bir iktidar kavgası vardır. Hani şu biçimde ilgisi olabilir. Peygamberin torunları zulme uğruyor o insanlık anlayışından dolayı zulme uğrayanı desteklemeye çalışmak olabilir. Bu Dersimlilere bir eleştirimdir“ şeklinde konuştu. Beşikçi, Başbakan Erdoğan‘ın özür dilemesine ilişkin olarak ise, „Başbakan özür dilediğinde Kürdistan dağlarında bombalamalar oluyordu. Gerillalara karşı kilolarca bombalar atıyorlardı. Eğer Hakikat diyorsan, Anadolu‘daki bütün haklar için bunu yapacaksın. Bütün halklar dikkate alınarak bir özür ve yüzleşme olmalıdır“ dedi.


Bayrak: Soykırım, katliam ve sürgün üçüz kardeşlerdir

„Zorunlu iskan ve kimlik deformasyonu“ konusunda konuşan Tarihçi Mehmet Bayrak, Alişer Efendi‘nin Dersim katliamından önce yazdığı dizeleri okuyarak, dizelerin katliamın adeta habercisi olduğunu söyledi. Bayrak, Sabiha Gökçen‘in o dönemlerde kendisi ile yapılan mülakatta, „Canlı olan her şey benim için hedefti bombaları atarken“ dediğini belirterek, „Bu ve buna benzer sayısız örnekler vardır. Bir taşla iki kuş vurma isteğinden dolayı yapılan katliamların hepsi Alevi-Kürt katliamlarıdır“ diye kaydetti. Genelkurmay arşivlerinin açılmasının son derece önemli olduğunu belirten Bayrak, „Ama bu samimi bir şekilde olmalıdır. Soykırım, katliam ve sürgün üçüz kardeşlerdir“ dedi.

Dersim katliamı olduğu zaman Türkiye Komünistlerinin, resmi ideoloji gibi baktıklarını belirten Doç. Dr. Bülent Bilmez, „Orada bir halkın ‚adam edilmesi gerekiyor‘ mantığı ile yaklaşılmıştır. İslamcıların bu konudaki yaklaşımı da Kemalistler ile örtüşen bir yaklaşım olarak karşımıza gelmişti“ ifadesinde bulundu. Sempozyum verilen aranın ardından yapılacak olan oturumlar ile devam edecek.

Yüksekova Haber

Children denounced sexual harassment in prison / UPDATE 26.2012 VIDEO [ TR]

http://www.imgbox.de/users/public/images/J8s64NnYIy.jpg
Kids said they were sexually harassed in Pozantı prison

Disturbing reports are coming through regarding Kurdish children who were arrested in connection with political actions and placed in ordinary criminals‘ ward in Pozantı Prison. The kids are claiming that they have been sexually abused and beaten by ordinary criminals.

H.K. (15) says, „Some of our friends were molested many times. They beat us and forced us to undress. What we have been through cannot be put into words.“

It is claimed that children were also subjected to racist and violent behaviour.

Another boy A. (17) tells, „The ordinary criminals strangled our necks with ropes and forced us to kiss the Turkish flag. They called us terrorists and beat us very badly“ and adds that he has still not overcome the trauma of what he has been through.

Another ex-prisoner, A.K. (17), confirms the sexual abuse claims and notes that the prison administration was indifferent to their complaints.

Practioner Physician Didem Gediz Gelegen Türkmen from the Akdeniz Municipality Women’s Advice Centre says that she met many children who have been sexually abused in prisons. „They have difficulty in expressing themselves. They do not trust people and life. They are badly damaged by what they have been through and cannot even share their pain with their families. Instead of building police stations in neighbourhoods, the state should improve traumatic places like prisons,“ says Gelegen noting that it is the state’s responsibility to ensure the children’s safety and wellbeing in prisons.

On the other hand the Pozantı Prison administration denies the sexual abuse claims. ( Türkish )

ANF

Cezaevi‘nde cinsel istismar iddiası / UPDATE 26.02.2012 VIDEO

http://www.imgbox.de/users/public/images/J8s64NnYIy.jpg
Türk medyasının „taş atan çocuklar“ olarak adlandırdığı ve toplumsal olaylar gerekçesiyle gözaltına alınıp tutuklanan Kürt çocukları, cezaevlerinde yaşadıkları olayları anlattı.

MERSİN – Cezaevinde adli tutukluların koğuşlarına konulan çocukların cinsel taciz ve tecavüze maruz kaldıkları iddia edildi. Pozantı Cezaevi‘nde 4 ay kalan H.K. (15) adlı çocuk, „Bazı arkadaşlarımıza adli tutuklular tarafından defalarca tecavüz edildi. Bazen zorla pantolonlarımızı indirmeye çalışıyorlardı. Yaşadıklarımız anlatılır gibi değil“ dedi.

Daha önce de, çocuklara yönelik antidemokratik uygulamalarla birçok defa gündeme gelen Adana Pozantı Cezaevi, şimdi de çocuklara cinsel istismar ile gündemde. Siyasi nedenlerle cezaevine giren çocukların, adli mahkumlarla aynı koğuşa konulduğu, cezaevinde çocuklara adli mahkumlar tarafından cinsel istismarda bulunulduğu, şiddet uygulandığı ve ırkçı uygulamalara maruz bırakıldıkları iddia ediliyor. H.K. (15), yakın zamanda 4 ay Pozantı Cezaevi‘nde kaldığını belirterek, B-4 koğuşuna yollandığını ve burada bulunan tüm tutukluların adli olduğunu ifade etti. Yanlarında kalan çocukların birçoğunun cinayet, hırsızlık ve uyuşturucu kullanmaktan tutuklu bulunduklarını vurgulayan H.K., söz konusu cezaevinde defalarca tecavüz ve taciz olaylarına tanıklık ettiklerini belirtti. H.K., „Bazı arkadaşlarımıza adli tutuklular tarafından defalarca tecavüz edildi. Bazen zorla pantolonlarımızı indirmeye çalışıyorlardı. Yaşadıklarımız anlatılır gibi değil“ şeklinde iddialarda bulundu.

‚Boğazımıza ip takıp sıkıyorlardı‘

Ş.A. (17) isimli çocuk ise, mahallelerinde bir sokak eyleminin olduğunu ve polislerce o gün yakalandığını belirterek, polis tarafından darp edildiğini iddia etti. Kendisine ajanlık yapması yönünde dayatmaların yapıldığını öne süren Ş.A., „Ne için? Niye? Kimin ismini istiyorlar anlamadım“ dedi. Daha sonra tutuklanarak Pozantı Cezaevi’ne gönderildiğini kaydeden Ş.A., „Orda çok kötü şeyler yaşadım. Adliler, boğazımıza ip takıp sıkıyorlardı. Bizi dövüyorlardı. Terörist olduğumu söyleyip öpmemiz için yüzümüze bayrak uzatıyorlardı. Öpmek istemediğinde ise yine dövüyorlardı“ iddialarında bulundu. Koğuşta sabah 5-6 gibi erken saatlerinde uyandırılarak temizlik yapmak zorunda bırakıldıklarını belirten Ş.A., yaşadıklarının etkisinden halen kurtulamadığını ifade etti. Serbest bırakıldıktan sonra da birçok arkadaşlarının normal yaşamlarına dönemediklerini ve kendilerine katılmadıklarını belirten Ş.A., „Arkadaşlarımız bize katılmaya utanıyorlar. Çünkü yaşadıklarını unutamıyorlar“ dedi. Cezaevi idaresine defalarca söz konusu uygulamalara ilişkin bilgi verdiklerini, ancak cezaevi idaresinin sessizliğini koruduğunu vurgulayan Ş.A., Pozantı Cezaevi‘nde 2 ay kaldığını ve bir aydır tahliye edildiğini söyledi. Ş.A., „Koğuşlarımızı değiştirmeleri yönünde taleplerimiz oluyor ama, taleplerimiz cevapsız bırakılıyordu“ dedi.

‚Bizi en fazla cinsel istismar zorluyordu‘

A.K. (17) ise, iş çıkışı evine doğru gittiğini o sırada bir grup gösterici ile polisler arasında kargaşa yaşandığını belirterek, yaşanan kargaşada atılan gaz bombası nedeni ile gözlerinin yandığını ve can havliyle kendini en yakındaki eve attığını ifade etti. O sırada polisin eve girerek kendisini evin damına çıkardığını ve burada kafasına puşi bağlayarak fotoğraflarını çektiğini iddia eden A.K., polislerin kendisine, „Sen eylemcisin“ dediğini ifade etti. Daha sonra polis aracına bindirildiğini ve burda kafasına dipçikle vurulduğunu öne süren A.K, daha sonra çeşitli suçlamalarla tutuklanarak Pozantı Cezaevi’ne gönderildiğini söyledi. Pozantı‘da kendilerini en fazla zorlayan sorunun cinsel istismar olduğunu belirten A.K., daha bir çok sorunla boğuştuklarını ifade etti. „Adli suçlular geceleri arkadaşlarımızı zorla yataklarına çağırıyorlardı. Gözümüzün önünde arkadaşlarımızın kafasını kırıyorlardı. Ama cezaevi idaresi her zaman konuyu örtbas etmeye çalıştı“ diye konuştu.

‚Başkasını anlatıyorlar‘

2011 yılının Haziran ayında Ankara Çocuk Hakları Platformu‘nun „Çocuk ve Adelet“ adlı projesi kapsamında Mersin‘e ziyaretlerin düzenlendiğini belirten Akdeniz Belediyesi Kadın Danışmanlık Merkezi‘nde Pratisyen Hekim olarak çalışan Didem Gediz Gelegen Türkmen ziyarete gelenlerin, İHD‘ye başvuran ve Pozantı Cezaevi‘nde kendilerine baskı ve şiddet uygulandığını söyleyen çocuklarla ilgili görüşmeler yapmak istediklerini ve bu amaçla Akdeniz Belediyesi’ne ait tesislerde bir takım etkinliklerin organize edildiğini ifade etti. Belediye çalışanı olması nedeni ile bir çok çocukla tanışma fırsatı bulduğunu kaydeden Gelegen, araştırmalar kapsamında yapılan görüşmelerde cinsel istismara varan baskı ve şiddete maruz kalan çocukları dinlediklerini ve çocukların cinsel istismarı anlatırken, hep bir başkasının başına gelmiş gibi anlattığına dikkat çekerek, „Öyle ayrıntılar söylüyorlardı ki anlattıklarının kendisinin yaşadığı anlaşılıyordu“ dedi.

‚Pozantı Cezaevi çocukları‘

„Pozantı Cezaevi çocukları diyorum ben onlara“ diyen Gelegen, çocuklarla yürüttükleri çalışmalar sırasında can yakıcı gözlemlerinin olduğunu belirtti. Çocukların kendilerini ifade etmekte zorlandıklarını ve yaşadıklarının ne kadar ağır şeyler olduğunu, dayanışmaya ve desteklenmeye ne kadar ihtiyaç duyduklarını ama bir yandan da hem dünyaya hem de insanlara güvenmediklerini fark ettiklerini aktaran Gelegen, yine, Türkiye İnsan Hakları Vakfı‘nın gözaltı ve cezaevi deneyimi nedeni ile özellikle eğitimi sekteye uğrayan çocuklar için yürüttüğü psiko-sosyal destek programı çerçevesinde belli çocuklarla görüşmelerinin devam ettiğini ifade etti. O görüşmeler sırasında çocukların kendilerini daha açık bir şekilde ifade etmeye başladığını belirten Gelegen, „Örneğin çocuklardan bir tanesi, çok küçük yaştaki bir çocuğun koğuş sorumlusu tarafından zorla yatağına alındığını, onun çığlıklarını duymamak için kulaklarını kapattığını anlattı. Bunların hepsi ruhlarında derin yaralar bırakacak olaylardı ve çocukların hem birbirileriyle ilişkilerini hem de dünya ile ilişkilerini derinden yaralayan meselelerdi“ dedi.

Çocukların yaşadıklarını aileleri ile paylaşmakta dahi sıkıntı yaşadıklarını belirten Gelegen, bu anlamda çocukların kimliklerinin teşhir edilmeden anonim çalışmalar yapılabileceğini ifade etti. Gelegen, „Resmi makamlara resmi başvurular yapılamıyor olabilir. Cezaevinde olup bitenlerden haberdar olan herkes artık bu davanın bir takipçisi olmalı. Devlet çocuk suçluluğunu engellemek istiyorsa, çocukların isyanını önlemek istiyorsa, bunun yolu karakol kurmaktan geçmiyor. Travma yaratan mekanların travmaya uğrayanların lehine yeniden düzenlenmesi gerekir. Mahallelere karakollar kurmak yerine çocukların kendilerini geliştirebilecekleri yerler kursunlar“ dedi.

Suç işleyen çocuklara uygulanacak olan cezayı yaptırımlarda çocukların her türlü istismardan korunabileceği ortamların sağlanması gerektiğini belirten Gelegen, „Devlet bir şahıs değil. Kendi vatandaşı çocuklara karşı kin gütsün, bunların birilerine tecavüz etmesine göz yumsun. Devletin böyle bir kin gütmeye ve politika uygulamaya hakkı yok. Bütün çocukların cinsel istismardan arınması, fiziksel istismardan arınması, bir yandan da cezaevlerinin doldurulmadığı bir dünya burada dile getirilmeli“ dedi.

Telefonla ulaştığımız cezaevinin ikinci müdürü olduğunu belirten, ancak ismini açıklamayan kişi ise, iddiaları yalanlayarak, „Bu tür ithamlarda sürekli bulunuluyor. Asılsızdır“ dedi.

Yüksekova Haber

Syrien: „Jetzt reicht es“

Euronews – http://de.euronews.net/ 24.3.2012 – Seit drei Wochen feuert die syrische Armee unerbittlich und ohne Unterlass Granaten und Raketen auf die Protesthochburg Homs. Jeden Tag werden Dutzende Menschen getötet. In der Provinz Idlib wurden nach Angaben des Syrischen …

Document – Turkey: Draft bill risks violating rights of prisoners

AMNESTY INTERNATIONAL

PUBLIC STATEMENT

AI index: EUR 44/002/2012

20 February 2012

Turkey: Draft bill risks violating rights of prisoners

Amnesty International wrote to the Minister of Justice in Turkey to raise its concerns over a draft bill due to come before parliament which may violate the rights of prisoners to access their lawyers and have contact with their families.

Among other provisions, draft amendments to the Law on the Execution of Punishment and Security Measures define circumstances in which a prisoner’s access to lawyers and others can be denied. The amendments state that in the case of concrete evidence that a convicted prisoner is issuing directions to a criminal organization through the people they meet, including their lawyers, their contact with those persons may be denied upon the decision of a judge following an application by the prosecutor.

The proposals allow for such a ban on meetings to be enforced for up to six months, but there is a right to appeal. During the ban on contact with their lawyer, prisoners can seek legal advice from a legal aid lawyer provided by the bar associations with an officer present.

Amnesty International is concerned that the amendments, if passed, may be applied arbitrarily and not subject to effective appeal, violating prisoners’ rights to access lawyers and family members. Prisoners’ ability to appeal without the help of a lawyer would be severely restricted and any alternative legal representation may not be impartial. The right to confidential counsel with chosen representatives must not be subject to unreasonable restrictions. Amnesty International has long held concerns that under existing legislation prisoners’ rights are violated, that punishments are arbitrarily applied and that appeal against the imposition of punishments is not effective. The amendments do not contain sufficient safeguards against arbitrary application of the ban on access to lawyers and others.

Regulations allowing prisoners to associate with each other for up to 10 hours a week are routinely not implemented in high security prisons, resulting in solitary confinement and small group isolation. This problem is compounded by the arbitrary imposition of “cell punishments” imposing periods of solitary confinement. Whilst prisoners have the right to appeal to such punishments, their access to appeal mechanisms is not effective.

Provisions allowing for prisoners to receive medical treatment outside of prison if they cannot receive adequate treatment while in prison are routinely not enforced, violating prisoners’ rights to adequate medical treatment.

Government statements have indicated that the draft law is aimed at preventing jailed PKK leader Abdullah Öcalan from meeting with his lawyers and others. Amnesty International highlighted its concerns that Abdullah Öcalan has repeatedly been denied the opportunity to meet with his lawyers or family members. Reported justifications for preventing such visits have been that weather conditions prevent access to the prison island of İmralı or the non-functioning of the boat to access the island. In this context Amnesty International is concerned that the amendments would serve as a further justification to prevent Abdullah Öcalan’s access to lawyers and family members. Furthermore, in the past, Abdullah Öcalan’s allegations of ill-treatment were communicated by his lawyers. Any ban on his access to his legal representatives would severely curtail his ability to complain against such incidents in the future.

In its letter, Amnesty International outlined the responsibilities of Turkish authorities on the rights of prisoners as set out in the UN Body of Principles for the Protection of All Persons under any form of Detention or Imprisonment. Principle 18(3) states: “The right of a detained or imprisoned person to be visited by and to consult and communicate, without delay or censorship and in full confidentiality, with his legal counsel may not be suspended or restricted save in exceptional circumstances, to be specified by law or lawful regulations, when it is considered indispensable by a judicial or other authority in order to maintain security and good order.”

Principle 19 states: “A detained or imprisoned person shall have the right to be visited by and to correspond with, in particular, members of his family and shall be given adequate opportunity to communicate with the outside world, subject to reasonable conditions and restrictions as specified by law or lawful regulations.”

The organization stated that the proposed amendments and their potential arbitrary implementation fall outside the principles outlined above and called on the Minister of Justice to ensure that any new legislation clearly defines the circumstances in which the right to access a lawyer of choice may be restricted, has well defined and effective appeals process and must preserve the essence of the right to effective and independent legal counsel.

END/

Amnesty International

Ben Salih Ürek’im

http://www.imgbox.de/users/public/images/YYuWXCakb3.jpg

Ben Salih Ürek’im
Daha 16’sındayım.
Gecenin karanlığında ve soğuk karın koynunda 5 saat ölümle pençeleşen 34’lerdenim.
İlk düşen bombayı hatırladım. Etrafa saçılan ceset parçalarını, katırların sesine karışan insan seslerini, çakal ve kurtların ulumalarını kanı, acıyı, çaresizliği hatırladım.
Sonra sesler kesildi. Bir bir melekler iniyordu gökten ve etrafımda son nefeslerini verenler…
Kulaklarımdan ve ağzımdan akan kanın ılıklığı dışında her şey çok soğuktu. Çok sonra köylülerin seslerini işittik. Ve yeniden çığlıklar, acılar, çaresizlikler.
Benim daha ölmediğimi anlayıp hemen bir katıra yüklediler. Sonradan ambulansların askerler tarafından durdurulduğu anlaşılmış. Olsun beraber gittiğimiz, beraber ekmeğimizi kazandığımız ve beraber öldüğümüz katırlarımız bizi bu seferde yalnız bırakmadılar. Yine bir katırın sırtında taşımışlar beni. Ve yine bir katırın sırtında, yolda can vermişim.
Lise bu sene bitecekti. Kim bilir güzel bir bölüme gider güzel bir hayat kurabilirdim.
Sorgusuz sualsiz bir gece ansızın üzerime yağdırdıkları devletin teknoloji harikası o kocaman bombaları küçük hayallerimi bir bir ezdi.
Varlığım onların varlığına armağan oldu.
Katır sırtında verdiğim bu canın hesabının sorulmasını istiyorum.
Belki kızacaksınız ama bir çift sözüm var;

Eğer beni öldüren bombalar ADALET’İ de öldürmediyse,
ADALET talep ediyorum…..
Herkesin hakkı değil mi Adalet?

YOKSA
O kocaman, pahalı bombalarınızı beni öldürmekte harcadığınız için
Devletten ÖZÜR,
Hedefi şaşırmayıp beni öldürdüğü için; Genelkurmaya TEŞEKKÜR’mü etmeliyim!?

Hoşçakalın…

* * *

Merhaba,

bugün adalet için Salih Ürek‘in hikayesini (EKTE) fax veya mail yoluyla
gönderiyoruz,

desteginiz ve yaygınlaştırmanız dilegiyle

Adresler

*CUMHURBAŞKANLIĞI*

*FAX : *0 (312) 470 13 02

*MAİL : cumhurbaskanligi@tccb.gov.tr*

*ADRES: *CUMHURBAŞKANLIĞI ÇANKAYA-ANK.

*BAŞBAKANLIK*

*FAX : 0 312 *422 18 99

*MAİL :bimer@basbakanlik.gov.tr*

*ADRES: *Vekaletler Caddesi Başbakanlık Merkez Bina /Ank.

*İÇİŞLERİ BAKANLIĞI*

*FAX :* 4181795

*MAİL :* gsekreter@icisleri.gov.tr

*ADRES:* İçişleri Bakanlığı, Bakanlıklar / Ank.

*ADALET BAKANLIĞI*

*FAX :0 312 *4177113

*MAİL :info@adalet.gov.tr*

*ADRES:*Namık Kemal Mah. Milli müdafa Cad. Bakanlıklar- Ank.
*TBMM BAŞKANLIĞI*

TBMM 06543
BAKANLIKLAR ANKARA
FAX: 0 312 420 51 65--
Nejat Tastan

İHD

Brief

Liebe FreundInnen,

im Anhang schicken wir Euch die deutsche Übersetzung des Briefes von Selma Irmak, in dem sie der BDP und ihren FreundInnen ihre Entscheidung mitteilt, am 15. Februar in den Hungerstreik zu treten.

Wir werden den Brief auch in der kommenden Ausgabe des CENî Infos veröffentlichen.

Viel Erfolg & Serkeftin!

Meine werten Co-Vorsitzenden,

Meine lieben FreundInnen,

Ich grüße Euch mit Liebe und Sehnsucht. Ich umarme Euch in Hoffnung.

Bald dauert unsere Trennung seit drei Jahren an. Wir haben diese atemberaubenden Entwicklungen vom Gefängnis aus miterlebt und beobachtet; unsere Herzen pochten gegen die Eisengitter. Wir haben Vieles erlebt. Die Geschichte wird Zeuge unserer Erfahrungen sein. Genauso wie Ihr kämpfen wir dafür, diese Prüfung, mit der uns die historischen Bedingungen konfrontieren, zum Wohle unseres Volkes zu bestehen. Wir schätzen und unterstützen Eure ernsthafte und eifrige Arbeit. Wir leiten unsere Kraft davon ab, Euch zu beobachten; manchmal mit einem Lächeln im Gesicht und manchmal mit einem Stechen im Herzen. Dies sind zweifellos schwierige Zeiten. Wir alle sind verpflichtet, hart zu arbeiten und unser Bestes zu tun. Bestimmte Momente in der Geschichte machen schnelle Handlungen nötig. Ansonsten verpassen wir die Gelegenheiten, Niederlagen in einen Sieg und Verluste in einen Gewinn zu verwandeln. Wir befinden uns genau in solch einem Moment, in dem jedes Ereignis und jede Entwicklung sorgfältig abgewogen und mit großer Sensibilität bewertet werden müssen, damit die folgenden Schritte richtig geplant und erfolgreich durchgeführt werden können.

In unserer jetzigen Phase ist der Abstand zum Erreichen unseres Ziels von Demokratie und Frieden am geringsten geworden und deshalb kann jede Abweichung vom richtigen Pfad die größten Auswirkungen mit sich bringen. Wir müssen alles mit künstlerischer Vorsicht behandeln. Leider jedoch handeln die Regierung und der Staat – wobei sich beide in ihrer Bedeutung und Absicht nicht mehr voneinander unterscheiden – ebenso unverantwortlich und zerstörend wie ein Elefant im Porzellanladen. Die Vorgehensweise der Regierung zeugt von der Art und Weise derjenigen, die zwar an der Macht sind, jedoch keine Souveränität besitzen. Folglich gibt es kaum Zweifel, dass die gegenwärtige Rücksichtslosigkeit der Regierung durch Mächte verursacht wird, auf die sie sich verlässt und die ihr den Rücken streicheln, während sie sie dabei an den Abgrund des Todes führen.

Als diejenigen, die wir die Last der Geschichte auf unseren Schultern fühlen, müssen wir dieser Einstellung ein Ende setzen. Eine positivistische Perspektive, die sich aus stereotypischen Urteilen ernährt und die stereotypische Lösungen anbietet, wird nichts nutzen. Diejenigen, die denken, dass ein kleiner Fisch vom großen Fisch gefressen wird, sind diejenigen, die die Stärke des Widerstands nicht anerkennen. Wie Ihr es bereits ausgedrückt habt, wenn wir uns dem Vorgehen der Mächtigen ausliefern, dann werden wir verlieren. Leider sind wir lange von den Machthabern hingehalten worden. Wir haben keine mehr Zeit zu verlieren. Ohne Widerspruch zwischen unseren Worten und Taten müssen wir langsam, systematisch und bescheiden unsere demokratische Autonomie aufbauen.

Meine lieben FreundInnen,

Ich wünschte mir sehr, dass ich in diesen Zeiten bei Euch sein könnte. Alle Geschehnisse mit gebundenen Händen oder eher mit angelegten Handschellen zu beobachten, ist das Schlimmste, was einem Menschen in diesen Zeiten angetan werden kann. Das ist es, was die Gefangenschaft bedeutet. Ansonsten haben die Gefängnismauern oder die räumlichen Beschränkungen für diejenigen, die eine freie Meinungen und freie Herzen haben, keine Bedeutung. Andererseits landen diejenigen, die sich mit ihrem Leben und ihren Ideen in den Dienst der Freiheit und Demokratie gestellt haben, zu der einen oder anderen Zeit immer wieder im Gefängnis. Mit anderen Worten, die Demokratie wird auf dem Weg durch das Gefängnis erreicht.

Die kurdische Frage hat einen Punkt erreicht, an dem nur ein demokratischer Prozess, der auf Dialog und Verhandlungen basiert, Frieden und eine Lösung bringen kann. Wir sind bewusst, dass dies ein langer und schwieriger Prozess sein wird. Seit nunmehr dreißig Jahren fordert unser Volk eine demokratische Lösung. Diese Forderung zu erfüllen, ist sowohl leicht als auch schwierig. Eine demokratische Lösung kann nur durch einen Dialog mit dem Repräsentanten Herrn Öcalan erreicht werden. Jeder Friedensprozess braucht seine Akteure. Die Person, die unser Volk vertritt, ist Herr Öcalan; deshalb ist er die einzige Person, die im Namen unseres Volkes sprechen kann und der der Hauptakteur sein muss. Als gewählte VertreterInnen und PolitikerInnen unseres Volkes sind wir bereit, unsere Rolle in diesem Prozess zu einzunehmen. Wir sind dafür bereit, jegliches Risiko einzugehen und auch unser Leben dafür in die Waagschale zu werfen. Aufgrund der Unterbrechung des Friedensprozesses und der Verhandlungen mit Herrn Öcalan bin ich genauso ernsthaft besorgt wie Ihr. Die hiermit einhergehende, aufgezwungene Totalisolation von Herrn Öcalan soll ihn aus den politischen Prozessen ausschließen. Ich bin tief beunruhigt, über das, was wir `das Konzept des politischen Genozids gegen KurdInnen’ nennen. Seine Umsetzung durch Massenverhaftungen, Morde, Massaker, verbale und körperliche Gewalt wird zu noch mehr Feindschaft gegen sie führen und wird unsere beiden Völker dazu bringen, gegeneinander zu kämpfen.

Repressionen, Angst, Rechtsverletzungen und die Verhinderung der Meinungsfreiheit, rücksichtslose Beleidigungen und unverantwortliche Reden seitens der Regierung und des Staates säen zugleich die Samen der Wut bei den kurdischen Jugendlichen. Es gibt so viele Beispiele für solche unakzeptablen Verhaltensweisen wie die Glückwünschrede des Premierministers im Anschluss an das Massaker von Roboski oder die Rede des Innenministers, in der er erklärte, dass er keine kurdische Frage finden könne oder die Rede Stabschefs, in der er sich zur kurdischen Muttersprache äußerte. Alle unsere Stadtverwaltungen werden angegriffen; die MitarbeiterInnen unserer NGOs, PolitikerInnen, MitarbeiterInnen der Stadtverwaltung, BürgermeisterInnen, StudentInnen und Kinder werden verhaftet. Kein Mensch kann unter solchen Bedingungen ruhig schlafen.

Meine werten Co-Vorsitzenden,

Als eine Person, die von der ehrenhaften und willenstarken Bevölkerung von Şirnak gewählt wurde und als eine Frau, die durch die Ereignisse tief bewegt ist, kann ich demgegenüber keine passive Zuschauerin mehr bleiben. Da ich aller Ausdrucksmittel und -möglichkeiten beraubt wurde, bin ich verpflichtet, meinen Körper als ein Kommunikationsmittel einzusetzen.

Ich bedauere es, dass ich nicht die Möglichkeit hatte, Euch alle mit einzubeziehen und meine Entscheidung vorher mit Euch zu besprechen. Jedoch erlauben die Umstände das nicht. Ich will, dass Ihr wisst, dass ich in meinem Herzen immer bei Euch bin. Die Geschichte dieses Gefängnisses von Diyarbakır verpflichtet uns dazu, eine Führungsrolle im Widerstand zu spielen. Ich muss bekennen, dass ich in diesem Moment sehr aufgeregt und glücklich bin zu wissen, dass ich zumindest einigermaßen meine Verantwortung gegenüber meinem Volk erfüllen kann.

Ich ergreife diese Gelegenheit zu erklären, dass wir am 15. Februar gemeinsam mit Hacire Özdemir, Fadik Bayram, Ayşe Irmak, Leyla Deniz, Pınar Işık und Dirayet Taşdemir einen unbefristeten, rotationslosen Hungerstreik beginnen werden. Uns inspiriert das Wissen darüber, dass es die Gefangenen dieses Gefängnisses vor uns schafften, gegen die Finsternis der Militärjunta von 1980 Widerstand zu leisten und sie zu überwinden. Wir – als Frauen des Kerkers von Diyarbakır – möchten die Finsternis des 15. Februars durchbrechen, die die erzwungene Isolation des verehrten Herrn Öcalans und seinen Ausschluss vom politischen Leben symbolisiert.

Wir wollen mit unserer Stimme in die Stimme unseres Volkes einstimmen. Wir wollen auf Eurem Weg des demokratischen Widerstands zu Euch stoßen.

Wir hoffen, dass wir erfolgreich sein werden.

Wir alle senden Euch von Herzen unsere Liebe und viele Grüße

In der Hoffnung darauf, dass wir uns in Tagen voller Frieden und Freiheit wiedersehen.

15. Februar 2012

Selma Irmak

Gefängnis von Amed

Quelle: ISKU




kostenloser Counter
Poker Blog