Archiv für Januar 2011

Öcalan‘dan iki alıntı / Hasan Bildirici

PKK lideri Öcalan‘ın Görüşme Notları‘ndan basına yansımayan kısımlar olur. Son iki Görüşme Notları‘ndan basına yansımayan iki büyük paragraf dikkatimi çekti, okurlarla paylaşmak istiyorum. Söz konusu olan Kürt halkının kaderiyse, kaderimizi tartışmamız gerekiyor.

Türk Başbakanı Erdoğan önceki gün Batman‘daydı. Kürdistan‘ın merkezinde, Kürtlerin en örgütlü olduğu bir şehirde, dilini ve ülkesinin ismini yasakladığı Kürt halkına yönelik bir konuşma yaptı. Konuşmasında PKK‘ye hakaret etti.

Bizler bu tür sorunları tartıştığımız ve direnişin boyutlarının yükseltilmesini istediğimiz zaman; ufku, ufak tefek çıkarla körelmiş alt kültür aydınları ve siyasetçileri bizleri ölümcül sükunetlere davet ediyorlar. Sükunet elbette iktidarda olanın arzuladığı bir şeydir. Çünkü onun işi yolundadır. Baştadır, ekonomik sorunlarını çözmüştür. Ailesinin ve çevresinin geleceğini garanti altına almıştır. Egemendir, serbesttir, deyim yerindeyse işi iştir.

Sömürgeci sistemin darmadağın ettiği Kürtler, yoksullar, sürgünler, dağdakiler, zindanda olanlar bu ölümcül sükunetten nefret etmelidirler. Sükunet, iktidarın arzusudur…

Kürdistan halkının en az yarısını örgütlemiş bulunan PKK, bu ölümcül sükunete tav olmamalıdır. Ateş etmek ve çatışmak zorunda değildir. Pusu atmak ve Anadolu‘ya asker cenazesi göndermek zorunda da değildir. Direnmek, Kürt halkının dilini, kültürünü, ekonomik yaşamını gasp eden ve bizleri yaşayamaz hale getirenlere o toprakları dar etmek anlamına gelmektedir. Bunun halk potansiyeli mevcuttur. Fakat belirsiz zamanlar, kararsız tartışmalar, ileri atılıp geri çekilmeler, Türk basın ve siyasetine olan aşırı duyarlılık, direniş yetkisinin sokaklarda olmaması Kürdistan‘ın köy, şehir ve kasabalarını yormuştur.

Türk devletinin hedefleri tamdır… Diyarbakır belirli ölçüde yorgun düşürülmüştür. En ufak bir direniş birber gazlı kitlesel ağlamalarla son buldurulmaktadır. Hakkari, Şırnak ve Van gibi şehirler, uzun süreli direniş belirsizlikleri altında TC‘nin kuşatması altına girmiştir… Öcalan bir yerde şöyle demektedir:

„Kandil, halkını koruma yollarını aramalıdır. KCK yeterince halkımızı savunamazsa devrimi geliştiremezse bu durum karşı-devrime zemin sunar.“

PKK, KCK ve BDP‘nin direnişin kaderini Öcalan‘a bırakmış olmaları kendi zayıflıklarıdır. Öcalan‘ın böyle bir talebi yoktur. Olsa bile, Öcalan kendi partisinin direniş derecesine göre sonuçlar çıkarabilecek bir tecrübeye sahiptir. Öcalan sadece Türk devleti içindeki dengelere göre siyaset yapmaz, PKK’deki eğilim ve dengeleri de gözetir.

PKK‘nin tanıdığı her süre, yetkinleşmiş bir Türk kurşunu olarak kendisine ve Kürt halkına geri dönmektedir. BDP‘li milletvekilleri kıstırılmış koşullarda çaresizdirler. PKK‘nin legal alanda yarattığı siyaset bürokrasisi direnişten ve devrimden korkmaktadır. Konumları devrimi savunmaya uygun değildir.

Devrim de yanlış anlaşılmaktadır. Bizim devrimden anladığımız şey komünist veya sosyalist partilerin gerçekleştirdiği sovyetik bir devrim değildir. Bizim devrimden anladığımız, yüzde ellisi açlık sınırı altında yaşayan ve özgürlük diye inleyen Kürt kitlelerinin Kürdistan‘ı nefes alamaz hale getiren sömürgeci varlığa artık dur demesidir. Bunun bir bedeli olacaktır. Fakat bu bedel, yıllara yayılacak bedelden çok daha hafif olacaktır. Dili yasak, ülkesi yasak, isimleri yasak bir yaşam olmaz. Sürekli dağ başında, sürekli hapiste, sürekli sürgünde, sürekli toplu mezarda bir yaşam da olmaz. Bizim durumumuz İspanya, İrlanda ve Güney Afrika’ya benzemiyor… Bizim durumumuzun İsrail ve Filistin ile de bir bağlantısı yoktur… Kürdün durumu, dalda kendi diliyle cik cik öten serçenin durumundan daha çaresizdir.

Öcalan’ın son iki görüşme notundan aldığım alıntılar aşağıdaki gibidir…

12 Ocak 2011 tarihli Görüşme Notları‘ndan alıntı

„BDP‘nin de bu tehlikeleri, bu yönelimleri iyi görmesi gerekiyor. Halkına sahip çıkması, halkını koruması gerekiyor. Bu konuda sürekli tetikte olmalıdır. Öyle halkını sokağa dökmek yetmez, sokağa döktüğün gibi korumasını da bilmeli, örgütlülüğünü derinleştirmeli, güçlendirmelidir. Böyle yapmazlarsa bundan sonra kendilerine çok ağır konuşurum. Halkımızı korumalıdırlar. Yine Kandil‘i de bu konuda eleştiriyorum. Kandil, halkını korumada yetersizdir… Hakkari‘deki Geçitli olayı, 9 gerillanın şehit edilmesi olayında Kandil, ne yaptı, neden savunamadı? Kandil, halkını koruma yollarını aramalıdır. KCK yeterince halkımızı savunamazsa devrimi geliştiremezse bu durum karşı-devrime zemin sunar. Bundan sonra Kandil‘e ağır konuşmak istemiyorum. Halkımız da kendi özsavunma yöntemini geliştirmelidir.“

19 Ocak 2011 tarihli Görüşme Notları‘ndan alıntı

„Ben burada ağır mahkumiyet koşullarındayım, nefes bile alamıyorum, uyku yok. Bu koşullarda ayaklanma kararınıda veremem. Burada daha fazla bir şey yapamam. Ben burada bir rehine gibiyim, çarmıha gerilmiş biriyim. Çarmıha gerilmiş birisinin de özgür karar vermesi doğru değil, ahlaki de değildir. Çarmıha gerilmiş birisi ancak sağa sola bakarak başınısallayabilir, ben de ancak böyle yapıyorum, savunmalar hazırlıyorum. Kandil de bunu bilerek hareket etmeli ve beni bu işkenceden kurtarmalı, kurtarmak değil de üstümdeki bu yükü kaldırmalıdır. Ben gerekli olan savunmalarımıyazdım, görevimi de yerine getirdim. 2004, 2005, 2007, 2008′de kandırmaya çalıştılar. Bu sefer kesinlikle böyle olmamalıdır. Artık buna ben karar veremem, kendileri karar verirler. Ben halkımızıkandıramam. Yol haritasında da belirtmiştim, “varlığınıkoruma ve özgürlüğünü sağlamak için topyekün direniş” demiştim. . Artık kendileri karar verirler.“

*Yazi Rojeva Kurdistanê alinmistir.

FSK stoppt „Tal der Wölfe“-Film

http://img412.imageshack.us/img412/673/22860948.jpg
Szene aus „Tal der Wölfe – Palästina“: „Antiamerikanisch, antiisraelisch, antisemitisch“

Ausgerechnet am Holocaust-Gedenktag sollte der als antisemitisch kritisierte türkische Actionfilm „Tal der Wölfe – Palästina“ in deutschen Kinos starten. Nach einem Einspruch der Freiwilligen Selbstkontrolle der Filmwirtschaft hat die Verleihfirma den Kinostart nun vorerst abgeblasen.

Köln/Hamburg – Nach Protesten gegen den als antisemitisch kritisierten Film „Tal der Wölfe – Palästina“ wird das Werk nun doch nicht an diesem Donnerstag in deutschen Kinos anlaufen. Das sagte eine Sprecherin der Kölner Verleihfirma Pera Film der Nachrichtenagentur dpa am Dienstag. Die Freiwillige Selbstkontrolle der Filmwirtschaft (FSK) habe den Action-Film aus der Türkei nicht freigegeben, sagte die Sprecherin nach einer FSK-Entscheidung vom Vorabend.

„Das offizielle Schreiben liegt uns noch nicht vor, aber wir werden uns erst mal an die Entscheidung halten. Der Film wird definitiv nicht am Donnerstag starten“, sagte die Sprecherin. Pera Film wolle nun zunächst die Gründe der FSK genau prüfen. „Wir sehen dann weiter“, sagte sie.

Pera sei die einzige Verleihfirma für „Tal der Wölfe“ in Deutschland. Der mit zehn Millionen Dollar Produktionskosten teuerste türkische Film aller Zeiten behandelt den israelischen Angriff auf das türkische Hilfsschiff Mavi Marmara vom Mai 2010. Soldaten hatten bei dem Einsatz gegen die Flotte, die die Gaza-Blockade aufbrechen wollte, neun türkische Aktivisten getötet.

Der Film verbreite antiamerikanische, antiisraelische und antisemitische Stereotypen mit volksverhetzendem Charakter, hatte der „Koordinierungsrat deutscher Nicht-Regierungsorganisationen gegen Antisemitismus“ in Berlin gewarnt. Er sollte an diesem Donnerstag in mehreren Kinoketten anlaufen, just zum Internationalen Tag des Holocaust-Gedenkens (27. Januar). Dies hatten Politiker von CDU, SPD, den Grünen und der FDP als geschmacklos und unverantwortlich bezeichnet.

Den Stoff für das Drehbuch des ersten „Tal der Wölfe“-Kinofilms, der 2006 in Deutschland anlief, lieferte ein Vorfall im Norden des Irak, bei dem amerikanische Besatzungstruppen 2003 elf türkischen Soldaten Säcke über den Kopf zogen, sie verhörten und demütigten. Der Action-Held Polat Alemdar durfte sie rächen. Obwohl es damals zu heftigen Verstimmungen zwischen Ankara und Washington kam – der Film war an antiamerikanischen und antisemitischen Klischees kaum zu überbieten – sind die Macher bis heute stolz, dass ihr Gewaltfilm von mehr als 4,2 Millionen Menschen gesehen wurde. „Palästine“ ist bereits der vierte Film der erfolgreichen Reihe.

Der Speigel

İtler Vadisi YASAKLANDI / Almanya

http://img338.imageshack.us/img338/7659/65232611.jpg

Almanya’da 27 ocak perşembe günü izleyiciyle buluşması planlanan „Kurtlar Vadisi-Filistin“ filminin gösterimi, filmde İsrail karşıtı propaganda yapıldığı gerekçesiyle durduruldu.

Köln kentindeki Pera Film şirketinin sözcüsü, Alman Film Kontrol Derneğinin (FSK), filmin gösterimini durdurduğunu söyledi.
Sözcü, FSK’nın kararına şimdilik uyacaklarını, daha sonra durdurma gerekçelerine bakarak, bu konuda nihai karar vereceklerini kaydetti.

„Kurtlar Vadisi-Filistin“ filmi, İsrail ve Yahudi karşıtı propaganda yaptığı gerekçesiyle aralarında Hür Demokrat Parti (FDP) Federal Meclis Üyesi Serkan Tören’in de bulunduğu bazı politikacılar tarafından eleştirilmişti.

Almanya’da 27 Ocak, Nasyonal Sosyalizm Kurbanlarını Anma Günü olarak kutlanıyor.

Kaynak: Sömürgeci Türk gazeteleri

****

Bizden ufak bir not:

Türk filmlerinde ki fasist ve Antisemit düsünceler giderek arttigini görüyoruz. Mahsum Kirmizigül`ün filmi bundan kisa bir süre önce Alman sinemalarina gelmis ve islamci fasist Fetullah Güllen`i öven propaganda tasimisti.

Türk sömürgecileri, Avrupada bu anlamda söven ve irkci kesimlere yön vermektedir. Türk ve islamci fasistlerinin, bir yönlendirilmesi söz konusudur.

Antisemit ve fasist örgütlenmeler hemen yasaklanmalidir.

Türk televizyon ve diger Türk medyatik kumlarinin, Avrupali göcmenler üzerinde agir tahribatlari görülmeli ve basta Türk Tvleri olmak üzere , medyasi derhal yasaklanmalidir.

Kürdistan Anarsist Grup

Necmettîn Büyükkaya hate bibîranîn

http://profile.ak.fbcdn.net/object3/1399/11/n44337017190_5468.jpg

Li Swêregê siyasetmedarê Kurd Necmettîn Büyükkaya hate bibîranîn.

Siyasetmedarê kurd Necmettîn Büyükkaya ku di sala 1984′an de li Girtîgeha Amedê bi îşkenceyê jiyana xwe ji dest dabû, li ser gora wî ya Sêwerekê hate bibîranîn.

Siyasetmedarê kurd Necmettîn Büyükkaya yê di 24′ê çileyê 1984′an de li Girtîgeha Amedê bi îşkenceyên hovane de jiyana xwe ji dest dabû, li ser gora wî ya Goristana Asrî ya Sêwerekê hate bibîranîn. Merasîma bi pêşengiya MEYADER‘ê hate amadekirin, bi tevlibûna Parlementerê BDP‘ê yê Rihayê Îbrahîm Bînîcî, Endamê Meclisa BDP‘ê Vakkas Dalkiliç, rêveberên MEYADER‘ê, malbata Büyükkaya jî di nav de qasî 300 kesan pêkhat. Girseya ku li ber goristanê hatin cem hev, wêneya Büyükkaya û pankarta „Civina yadkirina Necmeddîn Büyükkaya“ hatin vekirin û sloganên „Şehît namirin“ hatin berzkirin. Piştî, ku girse gihişt ser gora wî rêz hate girtin û ji bo Büyükkaya, dua hatin xwendin. Serokê Rêxistina BDP‘ê ya Navçeyê Mehmet Dundar, bi kurdî der barê jiyan û têkoşîna Büyükkaya de axaftinek kir. Birayê, Büyükkaya, Mahmut Büyükkaya, got ku birayê wî şehîdê hemû kurdan e û ji bo wî helbest xwend. Parlamenterê BDP‘ê yê Rihayê Îbrahîm Bînîcî jî li vir axaftinek kir û got ku Büyükkaya, lêgerek azadiyê yê mezin bû, saya wan gihiştine vê roje. Bînîcî, wiha axivî: „Em îro deyndarê wan in. Soza me ji wan re heye. Em ê ji gelê ku wan di uxurê de jiyana xwe daye re azadiyê bînin.“

http://img204.imageshack.us/img204/3609/43657029.jpg

Gorên PKK‘iyan yên bênav hatin ziyaretkirin

Piştî axaftinan kom, çû serdana 9 gorên gerîlayên PKK‘ê ku navên wan ne diyar in. Nûnerê MEYADER‘ê yê Sêwerêkê Îzzet Akil, got ku goristan aîdê gerîlayên PKK‘ê yên di salên 1990-94′an jiyana xwe ji dest dane ye û ji ber ku xwediyên wan derneketine şaredariyê li vir definkirin. Akil, der birî ku ji bo goristan winda nebin wan destavêtine goristana û çêkirine. Akil, wiha got: „Navên wan ne diyar in. Lê eger, malbat serî lê bidin, em dikarin agayiyên di destê me de ne bidin.“

ANF

Necmettin Büyükkaya Siverek‘te anıldı

http://profile.ak.fbcdn.net/object3/1399/11/n44337017190_5468.jpg

Diyarbakır Cezaevi‘nde 1984 yılında işkence ile katledilen Kürt siyasetçi Necmettin Büyükkaya, Siverek‘teki mezarı başında anıldı.

24 Ocak 1984 tarihinde Diyarbakır Cezaevi‘nde işkencede katledilen Kürt siyasetçi Necmettin Büyükkaya, Siverek Asri Mezarlığı‘ndaki mezarı başında anıldı. Meya-Der‘in öncülük ettiği anma törenine BDP Urfa Milletvekili İbrahim Binici, BDP PM Üyesi Vakkas Dalkılıç, Meya-Der yöneticileri, Büyükkaya‘nın ailesinin de aralarında bulunduğu yaklaşık 3 yüz kişi katıldı. Mezarlık önünde bir araya gelen grup Büyükkaya‘nın fotoğrafını ve „Civina yadkırına Necmeddin Büyükkaya‘yi“ pankartı eşliğinde mezarlığa doğru yürüyüşe geçti. „Şehit namırın“ sloganları eşliğinde Büyükkaya‘nın mezarı başına gelen kitle, saygı duruşundan sonra, Büyükkaya‘nın mezarı başında dua okudu.

Anmada konuşan BDP İlçe Başkanı Mehmet Dündar, Büyükkaya‘nın yaşamını ve mücadelesini Kürtçe anlattı. Büyükkaya‘nın abisi Mahmut Büyükkaya, kardeşinin Kürt halkının şehidi olduğunu söylerken, Kürt isyan ve direnişlerinde yaşamını yitirmiş önemli kişilerin isimlerinin yer aldığı Kürtçe şiir okudu. Daha sonra konuşan Meya-Der Urfa Temsilcisi Şükrü Binici, Büyükkaya‘nın katledildiği dönemde aynı cezaevinde yer aldığını ve Büyükkaya‘nın sergilediği direnişle bugünleri yarattığını anlattı.

http://img204.imageshack.us/img204/3609/43657029.jpg

BDP Milletvekili İbrahim Binici ise, Büyükkaya‘nın her tarafta özgürlük arayışçısı olduğunu ve onun arayışının günümüzde zafer aşamasında olduğunu belirtti. Binici, „Bugünü onlara borçluyuz. Bizim onlara sözümüz var, uğruna öldükleri halka özgürlüğü getireceğiz“ dedi.

Yapılan konuşmalardan sonra grup, mezarları Meya-Der tarafından yapılan ancak isimleri bilinmeyen 9 PKK‘linin mezarını ziyaret etti. Meya-Der Siverek Temsilcisi İzzet Akıl, mezarların 1990 ile 1994 yılları arasındaki değişik tarihlerde Siverek sınırlarında çıkan çatışmalarda yaşamını yitiren PKK‘lilere ait olduğu belirterek, ailelerinin müracaat etmediği gerekçesi ile belediye tarafından toprağa verildiklerini söyledi. Akıl, mezarların kaybolma ile yüz yüze kaldığını, bu sebeple müdahale edip mezarların yapıldığını ifade ederek „Henüz isimleri yok. Ancak ailelerin müracaatı durumunda bizdeki bilgileri verir, gerekli girişimlerde bulunuruz“ dedi.

ANF

DAS F-WORT GEGEN DIE HAMAS

Eine Gruppe junger Studentinnen und Studenten aus dem Gaza-Streifen hat sich mit einem Manifest ungefragt zu Wort gemeldet. Es ist ein wütender Text, der das Leben der jüngeren Generation unter der Herrschaft der Hamas als Albtraum beschreibt. Die Kritik an den Verhältnissen in Gaza passte vielen aus der internationalen »Palästina-Solidarität« nicht.

»Fuck Hamas! Fuck Israel! Fuck Fatah! Fuck UN! Fuck UNWRA! Fuck USA!« So beginnt die Erklärung einer Gruppe junger Frauen und Männer aus dem Gaza-Streifen, die sich Gaza Youth Breaks Out (GYBO) genannt hat. In ihrem Dokument kritisieren sie nicht nur israelische Militäraktionen und die Blockade des Gaza-Streifens, sie greifen auch den religiösen Tugend- und Gesinnungsterror der islamistischen Hamas an. Genauso krank, wie man von der Isolation und der Gefahr durch israelische Militäraktionen geworden sei, genauso satt habe man die »bärtigen Typen«, »die mit ihren Gewehren herumlaufen, ihre Macht missbrauchen und junge Leute ins Gefängnis stecken«. Man sei müde davon, »ein beschissenes Leben zu leben«.

Es sind Töne, die aus dem Gaza-Streifen noch nicht zu hören waren. Die Verfasserinnen und Verfasser räumen im Dokument der alltäglichen Repression des Hamas-Regimes und der islamistischen Milizen mehr Platz ein als der Kritik an Israel, das, so schreiben sie, »im vergangenen Jahr sehr effektiv die Scheiße aus uns rausgebombt hat«. In den vergangenen Jahren habe die Hamas alles getan, was in ihrer Macht lag, um Gedanken, Verhalten und Sehnsüchte der Menschen im Gaza-Streifen zu kontrollieren. Die Verfasserinnen und Verfasser wollen »eine Generation junger Leute« repräsentieren, »die es gewohnt ist, Raketen zu sehen«, und »vor die unerfüllbare Aufgabe gestellt« sei, »ein normales und gesundes Leben zu führen«. Die Hamas wird als »bösartiges Krebsgeschwür« bezeichnet, »das sich in der Gesellschaft ausgebreitet hat, Chaos verursacht und alle lebendigen Zellen, Gedanken und Träume tötet«.

Die anonymen Autorinnen und Autoren, eine Gruppe von fünf Studenten und drei Studentinnen, sind inzwischen weltberühmt. Der erste Artikel über die Gruppe erschien im britischen Observer und verbreitete sich schnell in der Blogosphäre, zahlreiche Zeitungen druckten das Manifest ab, innerhalb weniger Wochen klickten mehr als 15 000 Menschen den »Gefällt mir«-Knopf auf Facebook.

Offenbar hat das Manifest einen Nerv getroffen, und die geballte Aufmerksamkeit kann nicht nur auf das übersteigerte Medieninteresse am Nahost-Konflikt zurückgeführt werden. Seit der ersten Intifada (1987–1993) sind palästinensische Kinder und Jugendliche begehrte Motive für spektakuläre Fotos, sie werden entweder als Opfer des »Kindermörders Israel« oder als heroische Steinewerfer dargestellt, die sich gegen israelische Panzer zur Wehr setzen. Der pubertäre Gestus der Verweigerung und der »Fuck You«-Duktus der GYBO widersetzt sich dieser medialen und politischen Verwertungslogik und lenkt den Blick auf einen Generationen- und Interessenkonflikt in der palästinensischen Gesellschaft, indem schon in den ersten Zeilen die etablierten Parteien Hamas und Fatah angegriffen werden.

In den Kreisen der internationalen »Palästina-Solidarität« wusste man zunächst nicht, wie mit der Erklärung umzugehen ist. Einige große Gruppen wie das International Solidarity Movement ignorierte sie einfach, andere Gruppen kritisierten sie ausgiebig. Wo sich Blogger positiv äußerten, waren sofort warnende Stimmen zur Stelle, die zu Vorsicht mahnten und »westliche« bzw. »zionistische Interessen« hinter der Erklärung vermuteten. Hunderte Kommentare auf der Facebook-Seite der Gruppe kritisierten, das Manifest stelle die Hamas als »genauso schlimm wie Israel« dar, und das schade »der palästinensischen Sache«. Aktivisten im Ausland bemängelten außerdem das Fehlen der Forderungen der »Boycott, Divestment And Sanctions«-Bewegung (BDS), eines Netzwerkes politischer Gruppen aus aller Welt, das sich zum Ziel gesetzt hat, Boykottmaßnahmen gegen Israel im wirtschaftlichen, kulturellen und akademischen Bereich zu organisieren. Als problematisch sehen die Kritiker der GYBO die im Manifest »wohl unintendierte« Gleichsetzung des »palästinensischen Widerstands« mit den »zionistischen Aggressoren«.

In der Netzcommunity tritt eine kaum verborgene ideelle Koalition großer Teile der »Palästina-Solidarität« mit dem Repressionsapparat der Hamas zu Tage. Ein Beispiel für den eigenen unverstandenen Paternalismus und den Hass auf ­Israel liefert etwa ein Kommentar auf dem amerikanischen Blog »mondoweiss.net«, der den Befürwortern des Manifests entgegenschleudert: »Wer seid ihr, dass ihr anderen vorschreibt, was sie jetzt wollen oder brauchen? (…) Als erstes müssen die Menschen sich gegen den Zionismus zusammenschließen.«

Auch berühmte Palästinenser äußerten Unmut darüber, dass Jugendliche aus dem Gaza-Streifen sich eigenständig zu Wort melden, ohne politische Sponsoren und jenseits der ihnen zugedachten Rollenbilder und Argumentationen. In der London Review of Books sprach eine ehemalige Repräsentantin der PLO, Karma Nabulsi, heute Akademikerin in Oxford, dem Manifest gar ab, in einer »palästinensischen Tradition« zu stehen. Die Erklärung sei wertlos, da sie »keine Handlungsanleitung bietet, keine feste Organisationsstruktur ins Leben ruft und zu nichts mobilisiert«. Nabulsi, die vor wenigen Jahren in einem Aufsatz die palästinensische volonté générale in der Verbindung von Blut und Boden erkennen wollte, bemängelt nun, dass die »Terminologie des Widerstandes« durch das »F-Wort« ersetzt werde.

Damit trifft sie den Kern der Sache. Gerade, weil sie nur ihre Frustration äußern und nicht nur Israel für ihre Situation verantwortlich machen, verweigern sich die Verfasserinnen und Verfasser des Manifests der Einfügung in anti-israelische Dichotomien. Man wolle nicht kämpfen, das ­eigene Leben nicht für Politik und Ideale opfern, sondern »nur ohne Sorgen den Sonnenuntergang betrachten«. Das Manifest stellt damit die Frage, welche lebenswerten Perspektiven und Möglichkeiten der politischen Partizipation es jenseits des Märtyrerkults in einer Gesellschaft gibt, in der Kinder und Jugendliche die Mehrheit der Bevölkerung stellen. Eine Studie der Jugend- und Bildungszentren Sharek in Gaza belegt, dass mittlerweile nur noch zwölf Prozent der Jugendlichen der Hamas vertrauen, 52 Prozent dagegen überhaupt keiner politischen Partei. Auch infolge der Veröffentlichung dieser Studie wurden die Sharek-Zentren, die tausende Jugendliche in Gaza betreuten, von der Hamas geschlossen, Proteste dagegen wurden brutal zerschlagen. Diese Repressionen wurden in der internationalen »Palästina-Solidarität« nicht thematisiert, doch für die Jugendlichen waren sie der Anstoß, an die Öffentlichkeit zu gehen. Das Manifest verweigert sich dem Diskurs der etablierten politischen Organisationen, lokal und international, und scheint genau deshalb allen Beteiligten ein Dorn im Auge zu sein.

Doch die anfängliche Verwirrung scheint gewichen zu sein: Mittlerweile hat die GYBO eine »Richtigstellung« veröffentlicht, die den Zionismus als gewohnten »Hauptfeind« ausmacht und die Kritik an der Hamas relativiert. Dies geschah, wie die Gruppe mitteilte, »nach großem Druck« und steht im Widerspruch zu früheren, ausschließlich gegen die Hamas gerichteten Kommentaren und zum ursprünglichen Manifest. Während die Verfasserinnen und Verfasser von massiven Bedrohungen an Ort und Stelle berichten, die sich nicht nur gegen sie selbst, sondern auch gegen ihre Familien richteten, posten ihre Unterstützer auf Facebook inzwischen in erster Linie anti-­israelische Kommentare – das darin enthaltene übliche Rollenangebot bleibt seitens der Gruppe unwidersprochen.


von Hannes Bode und Christoph Schwarz / Jungle World

Islamismus und Antisemitismus in Deutschland

Almanya ‚Kurtlar Vadisi-Filistin‘i istemiyor

Gösterimine bir hafta kalan “Kurtlar Vadisi-Filistin” filmi daha şimdiden tartışma konusu oldu. Başta hükümet partisi CDU’lular olmak üzere bütün partilerden politikacılar filmin ülkede gösterilmesine karşı çıkıyor. Politikacılar, filmin Yahudi düşmanlığını aşılayacağını belirtiyorlar. Filmin gösterim tarihi ise dikkatlerden kaçmadı.

“Kurtlar Vadisi-Irak” filmi 2006 yılında Almanya’ya gösterildiğinde sert tartışmalar olmuştu. Aralarında koalisyon ortağı CSU’nun Genel Başkanı Edmund Stoiber’in de bulunduğu birçok politikacı ve entegrasyon danışmanı Kürt, Hıristiyan ve Yahudi düşmanlığı yüzünden filmin gösterilmesine karşı çıkmıştı. Ancak film, haftalarca gişede kalması ve 300 bin kişi tarafından izlenmesi endişeleri daha da artırmıştı.

Şimdi benzer bir tartışma 27 Ocak günü gösterilecek “Kurtlar Vadisi-Filistin” için yapılıyor. Zaten filmin tarihi bile politikacılar ve Alman basınının gözünden kaçmadı. Çünkü 27 Ocak, Almanya’da Nazi kurbanları anma günü, yani 2.Dünya Savaşı sırasında katledilen Yahudiler anılıyor. Filmin İsrail’in Mavi Marmara gemisine yaptığı baskını anlatması açısından kimi gözlemciye gösterim tarihi hiç de tesadüf değil.

AUSCHWİTZ’DEN KURTULUŞ GÜNÜ

27 Ocak tarihi ise binlerce Yahudi’nin katledildiği Auschwitz toplama kampından geliyor. 27 Ocak 1945 günü kamp, Sovyet birlikleri tarafından kurtarılmıştı ve bu tarih 1996 yılından itibaren milyonlarca Nazi kurbanını anma günü olarak kabul ediliyor.

Hükümet ortağı birlik partilerinin Meclis’teki dışilişkiler sorumlusu Philipp Missfelder “Almanya için çok anlamlı bir günde böylesine bir filmin gösterilmesi çirkince” şeklinde tepki gösterdi. Sosyal Demokratlar Partisi (SPD)’nin Federal Meclis Üyesi Kerstin Griese’ye göre ise zaten Yahudi düşmanlığı aşağıladığı için film yeterince sorunlu, ancak 27 Ocak sorunu daha da artıyor.

SPD’li politikacı “Gösterinin 27 Ocak’ta yapılması tarih bilgisinden yoksun olmaktan ve sorumsuzluktan kaynaklanmakta” şeklinde konuştu. Filme karşı ilk resmi başvurusu Federal Meclis’teki Alman-İsrail çalışma grubundan geldi ve hemen gösterim tarihinin değiştirilmesi talep edildi. Meclisin, pazartesi günü başvuruyu incelemesi bekleniyor.

Filmi programına alan Cinemaxx ise henüz filmi hangi yaş grubunun izleyeceğine karar vermedi. Firmanın sitesinde “inceleme sürüyor” ilanı yer alıyor. Ancak uzmanlar, filmin özellikle 18 yaş altı gruba yasaklanmasının önemli olduğu görüşünü savunuyorlar.

ANF

Bamako-Dakar-Karawane: Turbulenter Start…

+ Afrique-Europe-Interact: Verhaftungen in Paris + Blog-Berichterstattung + prominente Unterstützung für Karawane + 20 (Ex-)Sans Papiers ebenfalls an Karawane beteiligt +
Die Bamako-Dakar-Karawane steht vor der Tür – wir möchten deshalb auf einige der jüngsten Entwicklungen aufmerksam machen:

a) Aus aktuellem Anlass möchten wir mit einer aktuellen Information beginnen: Heute hätte die erste 12er-Gruppe des europäischen Flügels von Afrique-Europe-Interact nach Mali fliegen sollen. Doch die Reise endete bereits in Paris auf der Polizeiwache (wo die Leute immer noch sind – neben 9 AktivistInnen unseres Netzwerks 11 weitere Personen – darunter drei Kleinkinder). Hintergrund ist, dass sie versucht haben, eine Abschiebung in Paris zu verhindern: Der sog. Abschübling saß geknebelt im Flugzeug, umringt von Polizei und versuchte sich seiner Abschiebung zu widersetzen. Darauf entschied der Pilot (der in solchen Fällen alleinige Entscheidungsgewalt hat), die widerständigen Fluggäste festnehmen zu lassen, anstatt die Abschiebung auszusetzen. Wir wissen noch nicht, was mit den Festgenommenen passiert, im Moment sind in Paris Leute Richtung Flughafen unterwegs. Klar ist indessen, dass diese Intervention der Karawane-Kasse erhebliche Zusatzkosten bescheren dürfte (mindestens 4.000 Euro für die ausgefallenen Flüge), insofern gilt auch diesbezüglich unser ohnehin drängender Spendenaufruf weiterhin…

Eine Anmerkung noch: Jährlich werden mehrere Hundertausend Menschen aus der EU abgeschoben. Oftmals verliert sich die Spur der Abgeschobenen – gerade deshalb ist es politisch so wichtig, dass sich an der Karawane mehrheitlich Abgeschobene aus Mali (und anderen westafrikanischen Ländern) beteiligen. Was Abschiebungen konkret bedeuten (und wie sie durchgeführt werden) kann unter anderem in einer Reportage nachgelesen werden, die vor zwei Jahren im Zeit-Magazin erschienen ist:

http://www.afrique-europe-interact.net/index.php?article_id=233&clang=0

b) Während der Karawane wird es auf unserer Webseite eine regelmäßige (blogartige) Berichterstattung geben – inklusive Bildern (und wenn es technisch klappt) Filmen:

http://www.afrique-europe-interact.net/

c) Die Karawane hat inzwischen prominente (Spenden-)Unterstützung erhalten: „Ein neues Europa, ein neues Afrika, neue Räume der Freiheit und Gleichheit, entwickelt in den Bewegungen und Kämpfen der Migration: dafür steht in meinen Augen die Buskarawane in Westafrika.“ Nicht nur Sandro Mezzadra, auch Antonio Negri, Corinna Milborn, Elias Bierdel, Sevim Dagdelen, Sister Fa, Wolf-Dieter Narr, Margareta Steinrücke, Ulrich Brand, John Holloway sowie weitere Personen aus Kunst, Wissenschaft etc. unterstützen die Karawane – ihre Statements findet ihr ebenfalls auf unserer Webseite:

http://www.afrique-europe-interact.net/index.php?article_id=345&clang=0

d) Ursprünglich sollten 50 Leute aus Europa an der Karawane teilnehmen, inzwischen haben sich auch 24 (Ex-)Sans Papiers aus Frankreich angeschlossen – die meisten von ihnen aus Mali. Die Zirkulation der (Kampf-)Erfahrungen dürfte hierdurch weiteren Auftrieb erhalten, genau das, was wir uns im Kern von der Karawane erhoffen…

e) Last but not least: Unsere 4-seitige Zeitung, die bereits am 24. Dezember mit der „taz“ ausgeliefert wurde, wird im Januar auch als Beilage der ak erscheinen. Readers welcome!

http://www.afrique-europe-interact.net

Indymedia

Bitlis cezaevinde mektup var

HAMDİYE ÇİFTÇİ – BİTLİS E TİPİ CEZAEVİ

http://img228.imageshack.us/img228/3875/79744937.jpg

Aslında uzun süredir yazmak istediğim ancak her defasında ertelediğim bir nameydi. Bazen yürek kanarken bile kalem mürekkep akıtmaz ve yazılmayınca hasretler, sevgiler birer hüzün olup kalır yüreklerde….

Bir gün esaret altında habere giderken haber olacağımı asla tahmin etmezdim. Ama yaşanıyormuş her şey…. Hakkari’nin haşmetli duruşu doğal güzellikleri ve sıcak insanlarının ardından Bitlis zindanı yer yer can acıtsa bile onurlu bir halkın varlığını bilmek onun desteğini görmek bizlere güç ve moral vererek bu köhne zindanlarda dayanmamızı sağlıyor.

Biz 9 Haziran 2010 tarihinde Hakkari BDP İl Başkanı M. Sıdık Akış, Eski DTP il Başkanı Hızzullah Kansu, BDP İlçe Başkanı Seyhan Şahin, Eş Başkanı Emine Akboğa, İlçe yöneticisi Hüsna Sağın, İl yöneticisi Fatma Duman, Belediye Meclis üyesi Tahir Koç, Meya-Der Hakkari Temsilcisi Mikail Atan BDP Merkez çalışanları A. Baki Özboğanlı, İzzat Belgeve Faruk Yıldız ve ben gazeteci olmama rağmen KCK operasyonu adı altında önce gözaltına alındık, daha sonra tutuklandık.

Şu anda kadın arkadaşlarla birlikte Bitlis E Tipi Kapalı cezaevinde tutuluyoruz. Yeni bir yıla girdik, demokratik özerkliğin tartışmaların ve iki dilli dönemin tartışıldığı bir süreç… Aslında yer yer umut verse bile içinde kirli politikaları görmek mümkün. Öyle bir süreç ki sistem için yasak olmayan ancak halk için yasaklanan su yüzüne çıktığını görebiliyoruz. Bir yandan devletin resmi kanalı “TRT Şeş” açılıp Kürtçe programlar yapılırken öte yandan anadillerini konuşmak isteyen Kürt siyasetçilerinin anadilleri tanınmayan dil olarak kayda geçiliyor.

Genel olarak baktığımızda bu topraklarda yaşayan hak ihlalleri basına “çapemeniye” ilişkin olsaydı belki bu satırlara ihtiyaç bile duymazdık. Ama biliyoruz ki bir halkın tanınmama bilinmeme sorunu var. Söz konusu olan bu tanımama insanın yaşamında su ve ekmek kadar önemli olan dille başlıyor.

“ Diline bilinmeyen” denildiği zaman özünde sende bilinmeyen oluyorsun. Ve nasıl oluyorsa bizler ‘Bilinmeyen olarak yargılanıyoruz’ bu mevcut durum insanın kafasında soru işaretleri uyandırıyor. Ben bilinmeyen bil halksam bilinmeyen birini kimse yargılayamaz. Son dönemde gözler ocakta olacak KCK ana davasına çeviriliyken, o davadan çıkan kararla Türkiye’de ya çözümün yada çözümsüz sürecin kendisini göstereceği bir sürece gidildiğini net olarak gösterecektir.

Kürtçe çok eski bir dil olmasına rağmen şu anda tanınmayan dil olarak görülmesi kabul edilemez. Yeni bir yerden sistem yasak değilken, halk için yasak kabul edilmesi sistemin çarpıklığı açık ve net olarak ortaya koyuyor. Dünyanın gözü Anadolu da iken sürekli dünya gündeminde düşmeyen Hakkari ve Şırnak için özel uygulamalar kendisini özerklik tartışmalarının alevlendiği bu günlerde göstermesi epey dikkat çekti. Hatırlarsanız Başbakan’ın 12 Eylül referandumundan sonra kameraların karşısında % 90’ları bulan boykotla “ özel politikalarımız var” söylemesinden sonra epey özel politikalı hizmetler gerçekleştirilmiştir.

O referandumdan sonra Hakkari’de yaşanan patlamalar meydana gelen ölümler, tutuklama, furyası, çatışmalı süreçten sonra genel seçimlere 6 ay gibi süre kala eylemlerin bitmediği ayakta olan Yüksekova ve Cizre ilçelerinin hükümet ve MGK’nin ortak kararı ile il yapılmak istenmesi sistemin açık ve net olarak amaçlarını gösteriyor. Bu ilçelerde yaşayan halk örgütlü ve demokratik özerkliğin hayata geçilmesi için ilk adımları atıp çoktan adım yaşama geçilmiş.

Amaç buraların il olması ile güvenlik daha da arttırılarak halkı bölüp ilgi alanlarını farklı yöne çekip daha fazla polis, asker, memur yerleştirip demokratik özerkliğin önünü kapatma hemde yaklaşan genel seçimlerden mevcut potansiyel gücü kırıp iradesizleştirilerek daha önce planlanmış özel politikalarla bastırmaktır. Mevcut politikalar seçim sürecinde bir yatırımmış gibi lanse edilse de bölgede yaşayan halkın bu konuda özellikle AKP hükümetinin politikalarını çok iyi öğrendikleri net duruşları ile kararları ile ortaya çıkıyor. Yüksekova halkının dediği gibi “Biz il değil, biz dil istiyoruz” il vererek dil unutulamaz. Eskiden olsaydı belki ama “Kürtler eski Kürtler değil”

HAMDİYE ÇİFTÇİ – BİTLİS E TİPİ CEZAEVİ

Hakkari Haber Tv




kostenloser Counter
Poker Blog