Archiv für März 2010

Silah bırakma önceliği / Hasan Bildirici

Türk İçişleri Bakanı Beşir Atalay, katıldığı her toplantıda, PKK’nin yakında silah bırakacağını söylüyor. Herhalde rüya görüyor ve gördüğü rüyayı konuşuyor. Çünkü benim de içinde olduğum çok geniş bir Kürt çevresi, öncelik olarak PKK’nin değil, Türk ordusunun Kürdistan’da silah bırakmasını istiyor. Türk ordusu Kürdistan’da silah bırakmadığı sürece PKK’nin silah bırakmasının Kürt sorununa çözüm katkısı sıfırdır. Türk ordusu silah bırakmadan PKK silah bırakırsa, Kürtler açısından çok büyük bir kargaşa ve kaos, Türk devleti açısından da büyük bir zafer anı yaşanacaktır.

Çünkü dağdaki Kürtler, Türk devleti ve ordusunun baskı, şiddet ve saldırılarından kaçarak dağlara sığınmışlardır. Bu dağlara sığınma, Dehak zulmünden kaçan Med çocuklarının dağlara sığındığı Newroz efsanesindeki gibidir. Dağlara sığınıp yeniden Dehak’ın zulüm sofrasına inmek ne kadar anlamsızdıysa, Türk ordusunun şiddetinden kaçıp uzun yıllar dağlarda savaştıktan sonra yeniden Türk ordusunun zulüm sofrasına dönmek de o kadar anlamsızdır.

Türk ordusu, Kürtlerin ordusu değildir. Aksine Kürtleri yasaklamak, baskı altına almak, baskı ve yasaklara karşı çıktığında ise soykırım da dahil her türlü şiddet biçimini devreye sokmak için Kürt köy, kasaba ve şehirlerinde konumlanmış bir ordudur.

Ulusal bir ordunun görevi halkın can güvenliğini, dilini, kültürünü, şeref, onur ve namusunu korumaktır. Türk ordusunun Kürdistan’daki görevi ise, bunun tersidir. Türk ordusu Kürt halkının malına, canına, namusuna, şeref ve onuruna tecavüz etmiştir. Tecavüzcü bir orduya dayatılacak tek işlem vardır. Tecavüz ettiği topraklardan çekilmesi olacaktır…

Kürt sorununu çözüme götürecek sürecin en can alıcı sorusu şu olmalıdır artık: Tecavüzcü ordunun Kürdistan’daki konumu ne olacak?

Kürdistanlı bir birey olarak, bu konudaki düşüncemi dile getirmek istiyorum. Kürt halkına karşı soykırım da dahil her türlü suç işlemiş olan bir gücü, Türk silahlı kuvvetlerini kimse bize Kürdistan’ın yasal silahlı kuvvetleri olarak dayatamaz. Böyle bir orduyu kendi ordumuz olarak benimsememizi Kürtlük adına kimse bizden isteyemez. Yüzyıldır her türlü suçu işlemiş bir ordunun Kürt yerleşim alanlarından çekilmesini istemek, onları bir daha silah kullanamaz konuma itmek bizim görevimizdir.

Türk ordusu silah bırakabilir mi? Bu sorunun cevabını bulmak bizim değil, Türk devletinin işidir. Bir ordu, sevilmediği, kendisine itibar edilmediği, tecavüzcü ve katliamcı olarak görüldüğü bir yerde kalmaktan zevk alıyorsa buyursun ölüm tarlaları, asit kuyuları ve JİTEM merkezleriyle kalmayı sürdürsün…

Türk silahlı kuvvetlerinin silah bırakıp veya geri çekilmesi gerektiği sömürge topraklarında; böyle bir sorun yokmuş gibi, sömürgeci uygulamalara karşı çıktıkları için vadilere ve mağaralara sığınan Kürtlerin silah bırakmasını savunmak, Kürtlerin ırkçı ve sömürgeci vahşete yeniden teslim olmasını istemek anlamına gelir…

Bu satırları yazmaya başladıktan birkaç saat önce Türkiye ve Kürdistan’a gönderdiğim, fakat Türk gümrüğünün içeriye almayıp iade ettiği kitaplarımı postaneden gittim aldım. Hem kitap gönderirken yüksek bir miktarda posta parası ödemiştim hem de geri alırken ödedim. Postanede çalışan bayan Türkiye’yi tanıyan esprili bir kadın.

“Uyuşturucu tırlarının korna çalarak geçtiği Türk gümrükleri kitap konusunda bayağı hassasmış,” dedi.

İşin aslı şu. Türk devleti, Türk nüfus içinde dolgu yemi olarak tutulan Kürtlerin devleti değildir. Kürdün işine yarayan, Türk devletinin işine yaramıyor. Kürt halkının sevdiği kitaplar, Türk devletinin sinir sisteminin canına okuyor.

Bunlar, Kürtlüğünü satlığa çıkarmış birkaç televizyon ve basın soytarısını oynatıp, Kürt sorununu çözmeye çalıştıklarını sanıyorlar…

Hayır, Kürdistan’ın özgürlük davası; bir zamanı, bir çağı mutlak olarak yerinden oynatacak zincirlerinden kopmuş büyük bir davadır. Bu sorun öyle Beşir Atalay’ın dediği gibi, Amerika, Irak ve Türkiye’nin üçlü numaralarıyla kapatılacak bir sorun da değildir…

Türk devleti ve ordusu yüz yıl uğraşmış, Kürtleri bitirememiştir. Şimdiki mücadele, sayısız kez yenilmişlerin ölüm arsızı torunlarının tarih sahnesine dönüşüdür. Çocuk doğmuştur, emeklemiş ve ayağı kalkmıştır…

Bu çocuğa yol verilecektir…

Kürtlerin için ölüm, işkence, zulüm ve soykırım anlamına gelen Türk ordusunun Kürdistan’daki yerleşim birimlerini terk etmesi ön şarttır…

Avrupa’da tren veya otomobillerle binlerce kilometre yol yapın. Hemen hemen hiçbir askeri kışlaya rastlayamazsınız. Çünkü Avrupa’daki ordular halkını öldürmek için konumlanmamıştır. Fakat Türk ordusu Kürt halkını öldürecek şekilde köy, kasaba ve şehirlerin en işe yarar hakim mevkilerine konumlanmıştır. Saldırgan, tecavüzcü ve yabancıdır.

Dağdaki Kürtler, tecavüzcü ordunun saldırganlığından ve şiddetinden kaçıp dağlara sığınmışlardır.

Silah bırakma veya geri çekilme önceliği Türk ordusunundur. Bu mümkün değilse, Kürt sorununun çözümü de mümkün değildir…

Hasan Bildirici /kurdistan-post.com

KCK: Ein neuer Prozess hat begonnen

Der Exekutivrat der Gemeinschaft der Gesellschaften aus Kurdistan, KCK, erklärte, dass mit dem Neujahrsfest Newroz ein neuer Prozess begonnen hat: „Der neue Prozess ist kein Interimprozess – entweder wird eine demokratische Lösung oder ein würdevoller Widerstand entstehen.“ Die KCK warnte auch den syrischen Staat wegen seiner Angriffe auf die Newrozfeierlichkeiten in Raqqa.

Der KCK-Exekutivrat erklärte der Nachrichtenagentur Firat (ANF), dass die Newrozfeierlichkeiten das Niveau eines Referendums hatten und wichtige Botschaften vermittelten:
„Das kurdische Volk hat im In- und Ausland das Newrozfest 2010 mit großer Euphorie und Massenbeteiligungen, die stärker als in den Vorjahren waren, wichtige Botschaften über seinen politischen Willen gegeben. Diese Botschaften von unserem Volk sind eine Antwort für die Staaten, die über Kurdistan herrschen. Das Volk aus Kurdistan hat die Newrozgebiete mit der Parole ‚freier Vorsitzender, freie Identität, demokratische Autonomie’ gefüllt. Auch die politischen Vertreter gaben wichtige Erklärungen. Den internationalen Mächten, allem voran den USA, die die Freiheitsbewegung aus Kurdistan und ihren Vorsitzenden als Terroristen abstempeln, wurde die Wahrheit der Freiheitsbewegung aus Kurdistan offen dargelegt und die nötige Antwort gegeben.

Wir gratulieren unserem patriotischen Volk und denjenigen, die an den Vorbereitungen der Feierlichkeiten beteiligt waren dafür, dass die Feierlichkeiten nach der Perspektive unserer Bewegung mit großer Reife und demokratischen Aktionsgeist durchgeführt wurden und sich noch mehr Menschen angesprochen fühlten, sich an den diesjährigen Newrozfeierlichkeiten zu beteiligen.

Die Angriffe in Syrien waren provozierender Natur. Newroz 2010 verlief im Allgemeinen ohne Vorfälle, trotzdem vollzog Syrien in der Stadt Raqqa einen Angriff auf unser Volk, das Newroz feiern wollte. Dieser Angriff ähnelt dem Massaker von Qamislo vom 12. März 2004. Wir verurteilen diesen Angriff auf unser Volk, das sein natürlichstes Recht zur Verwirklichung des nationalen Feiertages nutzte. Es ist klar, das der Angriff von bestimmten Kreisen geplant und vollstreckt wurde. Jene, die diesen Angriff vollstreckten sollten wissen, dass das kurdische Volk im Mittleren Osten nicht mehr schutzlos ist. Angriffe mit Panzern und modernsten Kriegswaffen auf zivile, schutzlose Menschen zu vollstrecken bedeutet keine Größe, sondern zeigt die Armseligkeit, die massakerfreudige Mentalität und den Hass gegenüber Menschen. Nach Angaben, die wir erhalten haben, wurden drei unserer Patrioten getötet und ca. 50 weitere verletzt.

Wir rufen den syrischen Staat zu Folgendem auf: Wenn der Angriff in Raqqa nicht auf eurer Initiative entstanden ist, dann solltet ihr sofort diese Sache erforschen und die Zuständigen bestrafen. Wenn der syrische Staat aber dieselbe Haltung wie bei dem Massaker in Qamislo zeigen wird, und die Täter unbestraft lässt, wird er selbst für die Konsequenzen verantwortlich sein. Wenn der syrische Staat keine Feindschaft, sondern Freundschaft mit unserem Volk pflegen will, dann muss er das Massaker aufdecken. Wir als Freiheitsbewegung erklären dem syrischen System in aller Öffentlichkeit Friedens- und Freundschaftsabsichten. Dem hingegen ist ein solches Massaker als Antwort für uns nicht akzeptabel.
Die verstorbenen Partrioten sind Märtyrer der Freiheitsbewegung. Wir wünschen den Familien und den Freunden der Betroffenen unser herzlichstes Beileid. Unser Volk, besonders das aus dem kleinen Süden, muss diese Märtyrer in Schutz nehmen. Das kurdische Volk hat in zehn verschiedenen Orten Syriens eine wichtige Botschaft mit den Feierlichkeiten gegeben.
Wir wiederholen unser Versprechen, das wir unsere heldenhaften Revolutionsmärtyrer in unserem Widerstand leben lassen werden. Unser Volk rufen wir auf, sich noch intensiver an der Freiheitsbewegung zu beteiligen und sich um die Verletzten und Verhafteten zu kümmern.

Das diesjährige Newroz war wie ein Referendum. Die Antwort auf die Frage ‚wer ist der Ansprechpartner’ wurde wie aus einem Munde gegeben. Die Newrozfeierlichkeiten in Amed mit ungefähr einer Million Menschen und in den Metropolen mit mehreren Tausend hat die Antwort der AKP-Regierung gegeben: Der Vorsitzende Apo ist die Führungspersönlichkeit des Volkes.
Das kurdische Volk zeigte seinen Willen der friedlichen Methoden auf demokratischer Basis, um die kurdische Frage zu lösen. Es verlangt vom türkischen Staat Schritte, um eine Lösung zu erreichen.

Newroz 2010 hat die Friedens- und Demokratiedeklaration, die unsere Bewegung vorlegte, bestätigt. Auch den Spielen der AKP, der falschen Initiativen und Spaltungen wurde kein Raum gegeben. Das Wichtigste jedoch ist, dass das Volk zeigte: ‚entweder ein würdevoller Frieden oder ein würdevoller Widerstand‘. Unser Volk hat damit den türkischen Staat zum Frieden aufgerufen.

Wir wollen bekannt geben, dass wir hinter allen Erklärungen der legalen politischen Vertreter stehen, die sie der ganzen Welt veröffentlichten, und werden mit großer Verantwortung den Widerstand weiter entwickeln.

Mit diesem Newroz wurde eine neue Phase beschritten. Der neue Prozess ist kein Interimprozess. Es ist ganz deutlich, dass es entweder – so wie es das Volk aussprach – ein würdevoller Frieden oder ein würdevoller Widerstand sein wird. Der Fortschritt in Richtung Freiheit und Demokratie ist unabdingbar. Der Marsch der Freiheitsbewegung, der von Millionen vertreten wird, wird historisch sein und den Erfolg erringen. “

Iran: Ein Brief aus dem Gefängnis der zum Tode verurteilten Gefangenen Şirin Elemmuhoyi

http://img688.imageshack.us/img688/1323/49423980.jpg

Die 28-jährige Şirin Elemmuhoyi aus der ostkurdischen Stadt Mako ist aufgrund angeblicher PJAK Mitgliedschaft seit 2 Jahren inhaftiert – eine junge Frau, die als Gefangene den zunehmenden Grausamkeiten des Islam und der zerfallenden persischen Macht ausgesetzt ist. Seit 2 Jahren erlebt sie jegliche Art von Folter. Sie wartet auf die Vollstreckung des Todesurteils und darauf, dass ein Aufschrei durch die Welt geht.

Im April 2008 wurde Şirin Elemmuhoyi mit der Begründung PJAK Mitglied zu sein, in der iranischen Hauptstadt Teheran zum Tode verurteilt. Elemmuhoyi ist inhaftiert im Teheraner Gefängnis Evin und der Folter ausgesetzt. Elemmuhoyi beschreibt die Folter, die sie erlebt hat in einem Brief.

Die iranische Regierung eliminiert weiterhin Regierungsgegner_innen mit der Todesstrafe. Während die iranische Regierung gegen die westlichen Regierungen lautstark vorgeht, versucht sie es bei den Kurd_innen in aller Stille. Immer wieder werden die Menschenrechte mit Füßen getreten und vor den Augen der westlichen Regierungen warten heute in den iranischen Gefängnissen zahlreiche Kurd_innen auf ihre Hinrichtung. Şirin Elemmuhoyi ist eine derjenigen, die der schlimmsten Form von Repression, Unterdrückung und Folter ausgesetzt ist und auf ihre Hinrichtung wartet. Mit dem, was sie in ihren Briefen beschreibt, mit dem Unvorstellbaren, was sie als Kurdin und Frau erlebt, löst sie Entsetzen aus.

Folter zwischen den Gebeten

In dem Brief, der im Frauentrakt des Evin Gefängnisses geschrieben wurde, heißt es, dass Elemmuhoyi am 18. Januar 2010 von einigen uniformierten Polizisten und einigen Zivilpolizisten verhaftet wurde und dem Zentrum der Revolutionsgarde übergeben wurde, wo sie 25 Tage lang blieb. Sie führte einen 22-tägigen Hungerstreik und schrieb: „In dieser Zeit war ich unterschiedlichsten Arten von seelischer, psychologischer und körperlicher Folter ausgesetzt. Die Verantwortlichen waren Männer und banden mich mit Handschellen an Stühlen fest. Mein ganzer Körper, meine Fußsohlen, mein Gesicht, mein Kopf wurden mit Elektroschocks, Knüppeln, Tritten und Schlägen malträtiert.“ Elemmuhoyi konnte zu diesem Zeitpunkt noch kein persisch und konnte daher auch nicht auf Fragen antworten: „Ich konnte weder Persisch verstehen noch sprechen. Weil ich auf die Fragen nicht antwortete, schlugen sie mich, bis ich bewusstlos wurde. Als der Gebetsruf kam, gingen sie beten. Sie gaben mir Bedenkzeit bis zum Ende des Gebets. Nachdem sie zurückkamen, ging es weiter mit Schlägen, Folter, Bewusstlosigkeit, kaltem Wasser usw.“

Wir sind froh darüber, dass uns ein PJAK Mitglied in die Hände gefallen ist
Elemmuhoyi schreibt, dass von staatlicher Seite versucht wurde, ihren Widerstand zu brechen: „Als sie mitbekamen, dass ich den Hungerstreik durchzog, versuchten sie mich mit Serum und Schläuchen durch meine Nase in meinen Magen davon abzubringen. Ich widersetzte mich und zog die Schläuche mit Blut und unter großen Schmerzen heraus. Die Schmerzen sind noch nach 2 Jahren zu spüren und machen mir zu schaffen. Während der Verhöre trat mich einer der Verantwortlichen mit großer Wucht in den Bauch, was schwerwiegende Blutungen auslöste. An einem anderen Tag verhörte mich die einzige Person, die ich zu Gesicht bekam. Meine Augen waren ansonsten immer verbunden. Er stellte mir teilnahmslos Fragen. Wenn ich eine Frage nicht beantwortete, schlug er mich. Er holte eine Waffe hervor und hielt sie mir an den Kopf: ‚Wenn ich dich etwas frage, antworte. Ich weiß, dass du Mitglied der PJAK bist. Du bist eine Terroristin. Schau mein Mädchen, es macht für uns keinen Unterschied, ob du redest oder nicht. Wir sind froh darüber, dass uns ein PJAK Mitglied in die Hände gefallen ist’, sagte er.“

Ärzte, die der Folter beiwohnten

Angeblich um sie zu behandeln, kamen während der Folter auch Ärzte dazu. Elemmuhoyi beschreibt die Schamlosigkeit der Ärzte in der Welt der Folter, wie folgt: „Einmal, um meine Wunden zu verbinden und sich meinen Zustand anzusehen kam ein Arzt. Aufgrund der Folter war ich nur halb bei Bewusstsein. Der Arzt wollte mich ins Krankenhaus bringen lassen. Der Folterer fragte ‚Warum sollte sie ins Krankenhaus gebracht werden? Kann sie nicht hier behandelt werden?’ Der Arzt sagte ‚nicht um zu behandeln. Ich werde sie zum Sprechen bringen, dass sie spricht wie ein Wasserfall.’ Am darauf folgenden Tag wurde ich mit verbundenen Augen und Handschellen ins Krankenhaus gebracht. Der Arzt legte mich auf ein Bett und gab mir eine Spritze. Ich war nicht mehr ich selbst. Egal was sie fragten, ich antwortete. Ich gab jede gewünschte Antwort. Sie nahmen alles mit Kamera auf. Als ich wieder zu mir kam, fragte ich wo ich bin. Ich erkannte, dass ich in einem Krankenhausbett lag.“

Lauter werdende Schreie vom Tonband

Elemmuhoyi schreibt, dass sie nach dem Krankenhaus zurück in die Zelle gebracht wurde, und die Folter weiterging „Als ob die Verhöre nicht gereicht hätten. So viel Folter. Und sie wollten, dass ich mehr leide. Sie schlugen meine Füße, bis sie dick waren. Mit inneren Verletzungen ließen sie mich kopfüber hängen. Danach brachten sie mir Eis. Von der Nacht bis zum Morgen hörten wir Schreie, Gewimmer und Weinen. Diese Laute haben mich sehr aufgewühlt. Später erkannte ich, dass die Schreie von Kassette gespielt wurden, um uns noch mehr zum Leiden zu bringen. Oder sie tropften in der Verhörzelle stundenlang kaltes Wasser auf meinen Kopf. Danach in der Nacht warfen sie mich in eine Zelle.“

Blau angelaufene Füße und abfallende Fußnägel

Elemmuhoyi wurde einmal wieder mit verbundenen Augen ins Verhör genommen. Während des Verhörs drückte ein Folterer Zigaretten an ihren Händen aus. Ein anderes Mal schlägt ein Folterer ihre nackten Füße, bis sie blau werden und so, dass ihre Fußnägel ausfielen. Das Ziel war, ihre Würde zu zerstören, ihr die Menschlichkeit zu rauben. Dafür wurde jede islamisch legitimierte Methode genutzt.

Zuckerbrot und Peitsche Politik

In den letzten Tagen der Folter wurde sie ständig ins Krankenhaus gebracht. Die ihr wie ein Teufelskreis erscheinenden Tage beschreibt sie in ihrem Brief wie folgt: „Am Ende konnte ich Tag und Nacht nicht mehr voneinander unterscheiden. Ich erinnere mich nicht mehr, wie lange ich im Krankenzimmer war. Als meine Verletzungen etwas verheilt waren, brachten sie mich in die Abteilung 209. Da fingen wieder die Verhöre an. Die Abteilung 209 hat ihre eigenen Verhörmethoden. Nach eigenem Gutdünken fahren sie eine Zuckerbrot und Peitsche Politik. Anfangs kommt ein knallharter Folterer, es folgen Folter und Drohungen, sie machen und sagen was sie wollen und dann gehen sie. Dann kommt ein Folterer mit pfirsichzarter Stimme und bittet, endlich aufzuhören sich zu wehren. Er bietet Zigaretten an und beginnt mit den Fragen. So fängt der Teufelskreis von neuem an.“

Die Stille dauert an

Es hat sich noch keine nennenswerte Öffentlichkeit gebildet, um die Urteilsvollstreckung von Şirin Elemmuhoyi zu verhindern. Im Iran habe einige Fraueninitiativen eine Unterschriftenkampagne begonnen. Darüber hinaus gibt es bisher keine Reaktion gegen diese von Menschlichkeit weit entfernte Politik. Şirin Elemmuhoyi, die mit der ebenso mit dem Vorwurf der PJAK Mitgliedschaft in einem siebenminütigen Prozess zum Tode verurteilten Zeynep Celaliyan, deren Aufenthaltsort zurzeit nicht bekannt ist, verwandt ist, ist mit dem Tode bedroht.
Trotz der Aufforderungen von Amnesty International, die Todesurteile gegen die kurdischen Gefangenen auszusetzen, fährt das iranische Regime fort, die Todesurteile zu vollstrecken.

Los Angeles’ta ‘Berivan’a özgürlük’ eylemi

http://img51.imageshack.us/img51/7779/1eberivan.jpg

Kürt ve Ermeni gençler, polise taş attığı iddiasıyla 8 yıl hapis cezasına çarptırılan Berivan için ABD’nin Los Angeles kentindeki Türk Konsolosluğu önünde protesto mitingi düzenledi.

Birleşik İnsan Hakları Konseyi çağrısı üzerine Kürt Amerikan Gençlik Örgütü, Güney California Kürt Topluluğu, Amerika Kürt Enformasyon Ağı, Ermeni Gençlik federasyonu ve ARF Shant Öğrenci Birliği tarafından organize edilen protesto gösterisine, aralarında Kürt dostu Profesör Ralph Fertig’in de bulunduğu çok sayıda genç katıldı.

http://img232.imageshack.us/img232/6794/48668385.jpg

‘ADALET HEMEN ŞİMDİ’

“Berivan’a özgürlük”, “Çocukların cezaevine konulmasına son”, “Türk vahşetine son” ve “yalanlara son” dövizlerinin taşındığı gösteride, Berivan dahil cezaevinde bulunan çocukların serbest bırakılması istendi. Gösteride, arkasında büyük Türk bayrağının yer aldığı, Berivan’ın içinde bulunduğu hücrenin maketi yer aldı.

Gösteride Berivan’ın annesinin Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’a gönderdiği mektup okunurken, “Utan Türkiye” sloganları atıldı. Berivan’ın cezaevinden yazdığı mektubu okunurken ise, “adalet istiyoruz, hemen şimdi” sloganları atıldı.

‘SUSMAYACAĞIZ’

http://img185.imageshack.us/img185/2834/36792852.jpg
Kürt gençlik örgütleri adına yapılan konuşmalarda, 15 yaşındaki Berivan’ın Batman’da asılsız iddialarla gözaltına alınarak 8 yıl hapis cezasına çarptırıldığına dikkat çekildi. Berivan gibi yüzlerce Kürt çocuğun “terörizm” suçlamasıyla cezaevine konuldukları belirtilerek, “İnsan ve çocuk haklarını ayaklar altına alan Türkiye, cezasız suç işlemeye devam edebileceğini zannediyor. Berivan gibi Kürt çocuklarına yapılanları asla kabul etmiyoruz. Asla susmayacağız” dendi.

‘BERİVANIN SUÇU KÜRT OLMAKTIR’

Ermeni gençlik örgütü adına yapılan konuşmada ise, Türk soykırım, baskı, zülüm ve inkarına uğrayan azınlık halklar olarak birleşerek seslerini yükseltip artık yeter dedikleri ifade edildi. “Berivan’ın suçu Kürt çocuğu olmaktır” denilen konuşmada, “Doğru ve yanlışı ayır edebilen, Ermeni ve Kürt olarak değil, insanlar olarak Türkiye’ye ‘artık yeter’ diyoruz” ifadeleri kullanıldı.

KONSOLOSLUKLA GÖRÜŞME REDDEDİLDİ

Ardından, insan hakları savunucusu ve Kürt dostu Profesör Ralph Fertig başkanlığında bir heyet Türk konsolosluğuyla görüşerek Berivan’ın serbest bırakılması talep edilen bir mektup vermek istedi. Ancak konsolosluktan bir yetkili konsoloslukla görüşme istemini reddederek, taleplerin yer aldığı mektubu alabileceğini söyledi. Mektup “Berivan’a özgürlük” sloganlarıyla konsolosluk yetkilisine verildi.

‘TÜRKİYE GÜNÜMÜZDE KÜRTLERE KARŞI SOYKIRIM UYGULUYOR’

Mektubun verilmesinden sonra Birleşik İnsan Hakları Konseyi Başkanı Profesör Ralph Fertig bir konuşma yaptı. Kürt ve Ermenilerin birlikte hareket etmelerinin yeni bir başlangıç olduğunu belirten Fertig, mantıklı ve amaca dayalı olduğu için bu birlikteliğin büyüyeceğini söyledi. Tarihte Türk devletinin Ermenilere karşı soykırım uyguladığını belirten Fertig, “Türk devleti günümüzde ise Kürtlere karşı soykırım uygulamaktadır” dedi. Fertig, “2500 çocuk cezaevlerinde bulunuyor. Aslında onlar değil biziz cezaevinde. Çünkü onlar özgür olmadıkça bizde özgür değiliz” diye konuştu.

DANTE’NİN SÖZLERİ HATIRLATILDI

“Burada ABD dostu bir ülkenin baskılarına karşı sesinizi duyurduğunuz için 15 yıla kadar hapisle yargılanabilirsiniz” diyen Fertig, bugünkü gösterinin aynı zamanda ABD’nin kendilerini susturmasına karşı bir mücadelenin de yeni bir başlangıcı olduğunu kaydetti. Fertig, herkesi baskılara karşı seslerini yükseltmeye çağırırken konuşmasını, “Dante der ki: Cehennemde, seslerini yükseltmeyi reddedenler için özel bir yer vardır” sözleriyle bitirdi. Protesto gösterisi, “Berivan’a özgürlük” sloganlarıyla son buldu.

Quelle: ANF

Çocuklarımız

Cüneyit Ertuş

Sömürgeciler kolunu kırdı. Yetmedi cezaevine kondu, şimdi yargılıyor. Çocuklarımız, işgalci T.C nin terörü altında.

*****

ANF :

Hakkari‘deki 2008 Newroz’u kutlamaları sırasında, polisler tarafından kameraların önünde kolu kırılan 17 yaşındaki C.E., yarın Hakkari Sulh Ceza Mahkemesi‘nde hakim karşısına çıkacak.

17 yaşındaki C.E. hakkında Van Ağır Ceza Mahkemesi‘nde „örgüt üyesi olmak“, „örgüt propagandası yapmak“, Hakkari Sulh Ceza Mahkemesi‘nde ise „2911 sayılı Gösteri ve Yürüyüş Kanununa Muhalefet“ ve „Atatürk‘ün manevi şahsiyetine hakaret ve Atatürk heykeline zarar vermek“ iddialarıyla 4 ayrı dava açılmıştı. 30 yıla kadar hapis cezası istenen C.E., birleştirilen iki ayrı dosya kapsamında yarın Hakkari Sulh Ceza Mahkemesi‘nde hakim karşısına çıkacak.

Türkiye C.E.’yi 2008 yılındaki Hakkâri’de yapılan Newroz kutlamaları sırasında polisler tarafından kameralar önünde kolu kırılan çocuk olarak tanıdı. Olayların basına yansımasından C.E avukatı Fahri Timur aracılığıyla, kendisini gözaltına alırken kolunu kıran polisler hakkında ‘işkence ve kötü muamele’ iddiasıyla suç duyurusunda bulundu. Savcılık 17 Mart 2008 günü görevliler hakkında soruşturma açılmasına gerek görmeyerek takipsizlik kararı verdi. Avukat Timur karara itiraz etti. Ancak mahkeme savcılık kararının yerinde olduğuna karar verdi.

C.E cezaevinde bulunduğu sırada cezaevinde karşılaştıkları işkence ve kötü muamele nedeniyle Cezaevi Müdürü, doktoru ve görevli askeri personel hakkında da suç duyurusunda bulundu. Ancak hem savcılık hem yerel mahkeme bu iddiaları da soyut bularak soruşturma kararı vermedi. Avukat Timur, cezaevi müdürü, doktoru ve askeri personeli hakkında soruşturma başlatılması için aynı zamanda Adalet Bakanlığı’na başvuruda bulundu. Adalet Bakanlığı’nın istemi üzerine Hakkâri Başsavcılığı soruşturma başlattı ancak 27 Ağustos 2009 günü bir kez daha takipsizlik kararı çıktı.

Avukat Timur C.E.‘nin „adil ve etkin yargılanma hakkı“nın ihlal edildiği gerekçesiyle AİHM‘e başvuru yaptı.

C.E.‘nin ailesi de aynı olayla ilgili 10 yıl hapis istemiyle yargılanıyor. İşkence görüntülerinin ardından yapılan maddi yardımlar nedeniyle Hakkari Valiliği, aile hakkına dava açmıştı. Yardımların, „Yardım Toplama Kanuna Aykırılık“ iddiasıyla açılan davada, C.E.‘nin ailesinin 5 yıldan 10 yıla kadar hapsi isteniyor.

Quelle: ANF


Newroz Tragedy 2008 – Better Version
Hochgeladen von NewsVideoArchive. – Nachrichtenvideos top aktuell.

Kürdistan da İşgalci faşist T.C

İşgalci faşist T.C. nin açılım paketini sunalım.

Bir bakalım geçmiş yıllarda ne olmustu.? Ve Kürt açılımı dedikleri şeyin ne oldugunu hatirlayalim.

Onlara göre Kürt açılımı: Operasyonlar, Gerillaya karşı kimyasal gazlı saldırı, öldürülen gerillaları yerde tekmeleme, Kürt çocuklarına işkence, Kürt çocuklarına 30-40 yılı bulan hapis cezaları, Kürt gazetelerine baskı- yasaklama, Roj Tv nin yayinlarının engelenmesi, Kayiplar, İnfazlar, Ölümler, Kışkırtmalar, Kürdistanın doğasının tahrip edilmesi, Kürdistan da çıkan madenlerin, üretilen enerjinin hepsinin Türk bölgelerine gönderilmeleri, Kürtçe yasağı, Kürtçe eğitim yasağı, Kürtlerin örgütlenme yasağı, Kürtler arasında provakasyon yaratmak, Köy koruculuğunun geliştirilmesi, Tecavüz, Kürdistanlılara suikast düzenleme ve daha bir çok ihlal

KÜRDİSTAN DA DEVAM EDİYOR….

İŞGALCİ T.C. KÜRDİSTANDAN DEFOL !

KÜRDİSTAN ANARŞİST GRUP / REŞ

3713 YASALI KANUN İLE BAZI KANUNLARDA DEĞİŞİKLİK YAPILMASINA DAİR KANUN TASARISI’NIN ÇOCUKLAR YÖNÜNDEN DEĞERLENDİRİLMESİ‏ [ IHD ]

http://www.emekdunyasi.net/upload/data/ihd_vinyet.jpg

İNSAN HAKLARI DERNEĞİ (İHD)

3713 YASALI KANUN İLE BAZI KANUNLARDA DEĞİŞİKLİK YAPILMASINA DAİR KANUN TASARISI’NIN ÇOCUKLAR YÖNÜNDEN DEĞERLENDİRİLMESİ

Kanun tasarısı ile İHD’nin, “Kanunla İhtilafa Düşen Çocuklar” olarak tanımladığı çocukların yargılanması ile ilgili kısmi bazı değişiklikler yapılmak istenmektedir. Bu değişiklikler yetersizdir. Tasarı, çocukların “örgüt üyeliğinden” ve “örgüt propagandasından” cezalandırılmasına çözüm getirmemektedir. Çocukların kolayca “tutuklanmasına” çözüm getirmemektedir. Çocukların cezalarının ertelenmesine(hükmün açıklanmasının geri bırakılması) ve çocuk hükümlülerin cezalarının infazındaki adaletsizliği gidermemektedir.

A- ÖRGÜT ÜYELİĞİ YÖNÜNDEN DEĞERLENDİRME

1- Kanun tasarısının 1. maddesi ile 3713 sayılı yasanın 5. maddesine ek fıkra getirilerek, bu kanun kapsamında cezalandırılması öngörülen “terör ve terör amacı ile işlenen suçlara” uygulanan %50 ceza artırım maddesinin uygulanmayacağı belirtilmektedir. Bu madde yasalaşırsa bugüne kadar bu maddeden ceza alan çocukların dava dosyaları yeniden açılarak, verilen cezalarda indirim yapılacaktır.

2- Kanun tasarısının 9. maddesi ile 3713 sayılı kanunun 9. maddesinin birinci fıkrasının ikinci cümlesi kaldırılmaktadır. Böylece, 15 yaşın üzerindeki çocukların Devlet Güvenlik Mahkemelerinin devamı olan özel görevli ve yetkili Ağır Ceza Mahkemelerinde yargılanmalarına son verilecektir. Kanun bu maddesi yasalaşırsa devam eden davalar Çocuk Ağır Ceza Mahkemelerine gönderilecek, kesin hükümle sonuçlanmış davaların ise Çocuk Ağır Ceza Mahkemelerinde yeniden açılıp, yargılamaların yenilenmesi gerekecektir. Ancak, çocuklara verilen örgüt üyeliği ve diğer suçlar ile ilgili yasa maddelerinde değişiklik yapılmak istenmediğinden, sonuçta değişen bir şey olmayacak, sadece fazladan verilen %50 artırımlı cezalar verilmeyecektir.

3- Kanun Tasarısı bu yönüyle yetersizdir. Neden;

Yargıtay Ceza Genel Kurulunun 2007/9-282 E, 2008/44 K sayılı ve 04.03.2008 tarihli kararı her şeyi izah etmektedir. Kararın özetine baktığımızda, yeni Ceza Kanunun ne kadar aleyhte olduğu, bir önceki Ceza Kanunundan daha ağır hükümler getirdiği, önceki anlayışı terk ettiği görülecektir. Yargıtay Ceza Genel Kurul kararında;

“ÖZET: 1- 5237 sayılı TCY‘nın, 314. maddesinin 3. fıkrasında; „Suç işlemek amacıyla örgüt kurma suçuna ilişkin diğer hükümler, bu suç açısından aynen uygulanır.“ hükmüne yer verilip, örgüt kurma suçuna ilişkin 220. maddenin 6. fıkrasında ise „Örgüte üye olmamakla birlikte örgüt adına suç işleyen kişinin, ayrıca örgüte üye olmak suçundan dolayı“ cezalandırılacağı belirtilmiş, anılan normun konuluş amacı gerekçesinde; „Örgüte üye olmamakla birlikte örgüt adına suç işleyen kişi, ayrıca örgüte üye olmak suçundan dolayı cezalandırılır.“ şeklinde açıklanmış, 765 sayılı TCY‘nın sistematiğinden tamamen farklı bir anlayışla düzenlenen maddede, örgütün faaliyetleri doğrultusunda işlenen suçlardan da ayrıca sorumluluk esası kabul edilmiş, yardım etme fiilleri de örgüt üyeliği kapsamında değerlendirilerek, bağımsız bir şekilde örgüte yardım suçuna yer verilmemiş, gösterdiği vahamet dikkate alınarak örgüte silah sağlama şeklindeki yardım fiilleri 315. maddede bağımsız olarak, diğer yardım fiilleri ise örgütün niteliğine göre anılan Yasanın 220 ile 314. maddeleri kapsamında yaptırıma bağlanmıştır. “

TCK 220 ve 314. maddeler:

“Suç işlemek amacıyla örgüt kurma

Madde 220- (1) Kanunun suç saydığı fiilleri işlemek amacıyla örgüt kuranlar veya yönetenler, örgütün yapısı, sahip bulunduğu üye sayısı ile araç ve gereç bakımından amaç suçları işlemeye elverişli olması halinde, iki yıldan altı yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır. Ancak, örgütün varlığı için üye sayısının en az üç kişi olması gerekir.

(2) Suç işlemek amacıyla kurulmuş olan örgüte üye olanlar, bir yıldan üç yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır.

(3) Örgütün silahlı olması halinde, yukarıdaki fıkralara göre verilecek ceza dörtte birinden yarısına kadar artırılır.

(4) Örgütün faaliyeti çerçevesinde suç işlenmesi halinde, ayrıca bu suçlardan dolayı da cezaya hükmolunur.

(5) Örgüt yöneticileri, örgütün faaliyeti çerçevesinde işlenen bütün suçlardan dolayı ayrıca fail olarak cezalandırılır.

(6) Örgüte üye olmamakla birlikte örgüt adına suç işleyen kişi, ayrıca örgüte üye olmak suçundan dolayı cezalandırılır.

(7) Örgüt içindeki hiyerarşik yapıya dahil olmamakla birlikte, örgüte bilerek ve isteyerek yardım eden kişi, örgüt üyesi olarak cezalandırılır.

(8) Örgütün veya amacının propagandasını yapan kişi, bir yıldan üç yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır. Bu suçun basın ve yayın yolu ile işlenmesi halinde, verilecek ceza yarı oranında artırılır.

Silâhlı örgüt

Madde 314- (1) Bu kısmın dördüncü ve beşinci bölümlerinde yer alan suçları işlemek amacıyla, silahlı örgüt kuran veya yöneten kişi, on yıldan onbeş yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır.

(2) Birinci fıkrada tanımlanan örgüte üye olanlara, beş yıldan on yıla kadar hapis cezası verilir.

(3) Suç işlemek amacıyla örgüt kurma suçuna ilişkin diğer hükümler, bu suç açısından aynen uygulanır.”

Yargıtay Ceza Genel Kurul kararı TCK’ya uygun gibi gözükse de evrensel hukuk ilkelerine tamamen aykırıdır. Kaynağını Anayasanın başlangıç kısmından alan ideolojik bir arak plana sahiptir.

Yargıtay’ın böyle bir karar almasını sağlayan mevcut 5237 sayılı Ceza Kanunudur. AB uyum sürecinde reform yasası olarak kabul edilen yeni 5237 sayılı Ceza Kanunu, eski kanundaki “yasadışı örgüte yardım” fiillerinden sadece silahlı yardımı ayrı bir madde(TCK 315) olarak düzenlenmiş, bunun dışındaki tüm fiilleri “yasadışı örgüt üyesi olmadığı halde yasa dışı örgüt üyesi gibi “ değerlendirerek TCK 220/6 ve 7’de belirtmiş, TCK 314/3. fıkra ile bağını kurarak adeta herkesi yasadışı örgüt üyeliğinden ceza verilebilecek bir yasal düzenleneme yapmıştır. Böylece siyasi iktidar toplumun tamamını baskı altına almak için böylesi bir hukuka aykırı düzenleme getirmiş, Yüksek Yargı ise klasik ideolojik tutumu nedeni ile genişletici yorumlar yaparak, siyasal iktidarla ittifak halinde herkese ceza yağdırmaya devam etmektedir. Görüldüğü gibi toplumsal muhalefet söz konusu olduğunda, evrensel insan hakları hukuku görmezden gelinmekte, yargı-yürütme uyumu kendisini göstermektedir.

Kanunla ihtilafa düşen çocuklarla ilgili olarak yapılması gereken kanun tasarısı içine TCK 220/6 ve 7 fıkralar ile TCK 314/3. fıkranın da dahil edilmesi gerekmektedir. Bu maddeler kaldırılmadığı sürece sorun çözülmeyecektir.

5237 sayılı TCK’nın 220/6,7 ve 8. maddeleri ile 314/3. fıkrası ifade özgürlüğünü kısıtlayan ve baskı altına alan düzenlemelerdir. Bu maddelere baktığımızda şiddet araçlarını kullanma kriteri getirilmemiştir. Dolayısıyla TCK’da şiddete başvuran ile başvurmayan ayrımı yapılmamış, ifade özgürlüğü hakkı tamamen kısıtlanmış ve yasaklanmıştır.

5237 sayılı TCK’nın 220/6,7 ve 8. fıkraları ile TCK 314/3. fıkraları, Anayasanın 13. maddesinde temel hak ve özgürlüklerin sınırlandırılmasında dikkate alınması gereken “ölçülülük” ilkesine açıkça aykırıdır. Yasadışı örgüt üyeleri ile şiddet araçlarını kullanmayan ve yasa dışı örgüt üyesi olmayanların aynı şekilde cezalandırılması ve aynı kanun hükümlerine tabi tutulması ölçülülük ilkesine aykırıdır.

5237 sayılı TCK’nın 220/6,7 ve 8. fıkraları ile TCK 314/3. fıkrası Anayasada düzenlenen masumluk karinesine ve adil yargılanma hakkı ilkelerine de aykırıdır.

Anayasanın 90. maddesi uyarınca usulüne uygun olarak yürürlüğe girmiş bulunan temel hak ve özgürlüklerle ilgili uluslar arası sözleşmelerde düzenlenen çocuk hakları, ifade özgürlüğü, adil yargılanma hakkı gibi ilkeler de açıkça ihlal edilmeye devam etmektedir.

Doğrudan doğruya örgüt üyeliği suçlamasına gelince;

Bilindiği gibi Türkiye, Çocuk Hakları Sözleşmesine taraftır. Bu Sözleşme Anayasa 90. uyarınca uygulanmak zorunda olan bir Sözleşmedir. Ancak, çocuklarla ilgili düzenlemelerde bu Sözleşmeye aykırılık bulunmaktadır.

Çocuk Hakları Sözleşmesinin 1. maddesinde, on sekiz yaşına kadar herkesin çocuk olduğu ve bu yaşın bitiminde reşit olacağı belirtilmektedir. Sözleşmenin 3. maddesinde çocuğun yüksek yararı ilkesi düzenlenmiş ve bu konuda tüm kurumlar ile Mahkemelere sorumluluk verilmiştir. Bu durumda, henüz reşit olmayan çocukların yasadışı örgüt üyeliği ile suçlanmasında genel kastın aranacak olması Sözleşmeye aykırıdır. Öncelikle, çocuklarla ilgili örgüt üyeliği suçlaması kaldırılmalı, şayet kaldırılmıyor ise bu hususta özel kastın aranması zorunlu hale getirilmelidir.

4- Kanun Tasarısı ile ilgili yukarıdaki somut durum tespitleri yaptıktan sonra önerimiz şudur:

5237 sayılı TCK’nın 220/6,7 ve 8. fıkralar ile 314/3. fıkranın kaldırılmasını, en azından bu hükümlerin çocuklar için kesinlikle uygulanmayacağına dair düzenleme yapılmalıdır. Doğrudan doğruya örgüt üyeliği suçlaması da kaldırılmalıdır. Çocuk hakları Sözleşmesinin bir bütün olarak “çocuğun yüksek yararını gözetmesi prensibi” uyarınca çocukların “örgüt üyeliğinden yargılanmasının mümkün olamayacağı” fikrinin kabul edilmesi gerekmektedir.

B- ÖRGÜT PROPAGANDASI YÖNÜNDEN DEĞERLENDİRME

3713 sayılı kanunun 7/2. Fıkrası örgüt propagandasından cezalandırmayı düzenlemekte, 2. Fıkranın a bendinde yüzün kısmen veya tamamen kapatılmasını cezalandırma kriteri olarak düzenlemektedir. Bu düzenleme de 3713 sayılı yasanın 2006 yılında yapılan değişikliği ile yani AK Parti Hükümeti tarafından getirilmiştir.

3713 sayılı yasanın 7/2. Maddesi ile TCK 220/8. Maddesi örgüt propagandasından cezalandırmayı düzenlerken, şiddet çağrısı veya şiddete başvurmayı bir kriter olarak belirlememiştir. Yani her şekilde örgüt propagandasına ceza verilmesini, yasal bir toplantının kanuna aykırı hale gelmesi(bu ne demek ise) halinde kimlik gizlemek için yüzün kısmen veya tamamen kapatılmasını ise tek başına cezalandırma biçimi olarak düzenleyerek, ifade özgürlüğünü tamamen yasaklamış, şiddete başvurmayanlara sırf düşüncelerini herhangi bir toplantıda açıkladıkları için örgüt propagandasından cezalandırmayı getirmiştir.

Çocuklar açısından ise durum vahimdir. Toplantı ve gösteriye katılıp, kendisinin tanınmaması için yüzünü kapatan çocuklara da propagandadan ceza verilmektedir.

Görüldüğü gibi yasa dışı örgüt üyesi olmadığı halde yasa dışı örgüt üyeliğinden ceza verilmesinin yanı sıra örgüt propagandasından da ceza verilmektedir.

Tasarıya ek yapılarak, 7. Maddenin 2. Fıkrasının kaldırılması sağlanmalıdır.

C- ÇOCUKLARIN TUTUKLANMASI YÖNÜNDEN DEĞERLENDİRME

Kanun Tasarısı çocukların kolaylıkla tutuklanmasını engelleyici hükümler getirmemektedir. 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunun 100. maddesinin 3. fıkrasında katalog suçlar düzenlenip, bu suçların işlendiği hususunda kuvvetli şüphe sebeplerinin varlığı halinde, tutuklama nedeni var sayılabilir hükmü getirilerek, uygulamada adeta “tutuklama sebebi var sayılır” şeklinde anlaşılıp, uygulanmaktadır. Dolayısıyla, tutuklama ile ilgili hukuka aykırı düzenlemeler değiştirilmediği taktirde “çocuk tutuklamaları” devam edecektir.

5271 sayılı CMK’nın 100. maddesinin 3. fıkrasının kaldırılması, en azından bu hükmün çocuklar için uygulanmayacağına dair düzenleme yapılmalıdır. Çocuk Hakları Sözleşmesinin 37. maddesinin (b) fıkrasına göre, çocukların tutuklanması en son başvurulacak ve en kısa süre ile tutulacak bir tedbirdir. Dolayısıyla genel tutuklama sebeplerinin varlığı (CMK 100. madde 1ve 2 fıkra) halinde özel tutuklama sebeplerinin çocuklar için uygulanması Çocuk Hakları Sözleşmesine aykırıdır. Ayrıca Çocuk Koruma Kanunun 21. maddesindeki yaş sınırının 18’e çıkarılması ve ceza üst miktarının da artırılarak, çocuk tutuklanmasının önüne geçilmelidir.

D- CEZALARIN ERTELENMESİ-HÜKMÜN AÇIKLANMASININ GERİ BRAKILMASI YÖNÜNDEN DEĞERLENDİRME

Yasa tasarısının 9. Maddesinin 2. Fıkrası ile 3713 sayılı kanunun13. Maddesi kapsamından çocuklar çıkarılarak, bu kanuna göre ceza alan çocuklarla ilgili hükmün açıklanmasının geri bırakılması ile ilgili 5271 sayılı CMK’nın 231. Maddesinin uygulanacağı belirtilmektedir.

CMK 231. Maddeye göre en fazla iki yıla kadar alınan cezalar ile ilgili hükmün açıklanması geri bırakılabilir. Bu durumda örgüt üyeliği suçu nedeni ile çocuklar bu hükümden yararlanamayacaktır. Çocuğun yararı ilkesi gereği çocuklar açısından hükmün açıklanmasının geri bırakılması ile ilgili ceza üst sınırı yükseltilmelidir. Çocuk Koruma Kanununun 23. maddesindeki hüküm de değiştirilerek, çocuklar için özel düzenleme getirilmelidir.

E- CEZALARIN İNFAZI YÖNÜNDEN DEĞERLENDİRME

3713Sayılı kanunun cezaların infazı ile ilgili 17. Maddesi koşullu salıvermeyi düzenlemiş, 5237 sayılı Cezaların İnfazı hakkında Kanunun 107/4. Fıkrası ile 108. Maddeyi göstermiştir. Buna göre 3713 sayılı kanun kapsamındaki suçlardan ceza alanlar (Çocuklar açısından örgüt üyeliği ve örgüt propagandası) aldıkları cezaların dörtte üçünü çekmeleri halinde koşullu salıverilebilirler. 3713 sayılı kanun dışındaki suçlardan ceza alanlar ise sadece cezalarının üçte ikisini çekmeleri halinde koşullu salıverilebilmektedirler.

Görüldüğü gibi kanun tasarısında bu konuda herhangi bir değişiklik öngörülmemektedir. Çocuklar, aldıkları suçun niteliği nedeni ile büyüklere göre daha fazla cezaevlerinde tutulmaktadırlar. Yasa tasarısına ek yapılarak, bu adaletsizlik düzeltilmelidir.

F- 2911 SAYILI KANUN AÇISINDAN DEĞERLENDİRME

Gösterilerde çocukların taş atmasının silahlı eylem sayılması ve bu hususun “polise mukavemet olarak” değerlendirilmesine son verilmelidir. Taş atmanın sonucu itibarı ile değerlendirilmesi yapılarak, bunun silah kullanma eylemi sayılmaması sağlanmalıdır. 2911 sayılı kanunun 23/b bendi ile 28/4. fıkra değiştirilerek, çocukların mağduriyetlerine son verilmelidir.

Av. Öztürk Türkdoğan

İHD Genel Başkanı

--

İHD Genel Merkezi
Necatibey Caddesi No:82 Kat:6 Daire:11/12 Demirtepe/Ankara
Tel:+90 (312) 230 35 67-68-69
Fax:+90 (312) 230 17 07
E-mail: posta@ihd.org.tr
Web: www.ihd.org.tr

Spendenaufruf und Newsletter Nr. 1 zum Karawane-Festival 2010 in Jena‏

„Gegen koloniales Unrecht, in Erinnerung an die Toten der Festung Europa“

Liebe Freundinnen und Freunde,

vom 4. bis zum 6. Juni 2010 findet in Jena (Thüringen) das
politisch-kulturelle Karawane-Festival für die Rechte der Flüchtlinge und
MigrantInnen statt. Die geplante Veranstaltung versteht sich als ein
Open-Air-Festival gegen Neo-Kolonialismus und Rassismus! Dabei gilt vor
allem: dezentral und draußen. Drei Tage lang werden an mehreren Orten der
Jenaer Innenstadt verschiedenste Aktionen wie Vorträge, Diskussionen,
Theaterstücke, Live-Musik, Filmvorführungen und Aus-stellungen stattfinden.
Zwei zentrale Programmpunkte sind die Enthüllung eines Mahnmals für die
Toten der Festung Europa und eine Maskenparade, bei der in Form von
westafrikanischen Masken jene, die auf ihrem Weg nach Europa gestorben sind,
Einzug in die Stadt erhalten werden.

Das Festival ist offen für AktivistInnen und KünstlerInnen aller
Nationalitäten und Gemeinschaften, die sich durch ihre Kunst des Widerstands
in Kreativität und Kooperation mit anderen zum Ausdruck bringen wollen. Es
wird koordiniert von The VOICE Refugee Forum, von AktivistInnen der Karawane
für die Rechte der Flüchtlinge und MigrantInnen und vielen Freiwilligen vor
allem aus Jena.

Um das Festival vorzubereiten und vor allem mit allen Interessierten im Juni
durchzuführen, brauchen wir dringend Spenden.

Wir bitten Euch eindringlich: unterstützt die Aktionen und Veranstaltungen
zum Karawane-Festival 2010 für die Rechte der Flüchtlinge und MigrantInnen.
Kein Beitrag ist zu gering, wenn er nur gegeben und nicht als unwichtig
vergessen wird.

Spenden an den Förderverein The VOICE gelten als besonders förderungswürdig
und werden auf Wunsch mit einer Spendenquittung beantwortet.

Förderverein The VOICE e. V.

Kontonummer: 127 829

Sparkasse Göttingen, BLZ: 260 500 01

Stichwort „Karawane-Festival“

Zentraler Aufruf zum Karawane-Festival vom 4. – 6. Juni 2010 in Jena -
Deutschland

http://thecaravan.org/festival

Karawane-Festival Newsletter Nr. 1 zum Karawane Festival in 2010 in Jena

Hintergrund und aktueller Stand

http://thevoiceforum.org/node/1535

http://thecaravan/festival

http://karawane-festival.org

Alle AktivistInnen und UnterstützerInnen, seid gegrüßt!

Hiermit erhaltet ihr den ersten Newsletter der lokalen Vorbereitungsgruppe
des Karawane-Festivals 2010 in Jena. Er soll dazu dienen, euch einen groben
Überblick zu verschaffen, was geplant ist, wie der aktuelle Stand der
Vorbereitung ist, wer alles beteiligt ist und welchen politischen
Hintergrund das Festival hat.

„Gegen koloniales Unrecht, in Erinnerung an die Toten der Festung Europa“

Unter diesem Motto wird vom 4. – 6. Juni 2010 ein Festival in Jena
stattfinden. Das Wort ‚Festival‘ steht in diesem Zusammenhang für die
Ausdrucksform unseres politischen Widerstands gegen die zentralen Elemente
neokolonialer Ausbeutung und die damit verbundenen Folgen. Diesen Widerstand
wollen wir in kreativer und sehr bestimmter Form während des Festivals in
die Öffentlichkeit tragen.

Steht auf gegen Abschiebung und stoppt Frontex!

Bildet Bündnisse gegen soziale Ausgrenzung!

Dabei gilt vor allem: Dezentral und draußen. Es werden drei Tage lang an
mehreren Orten der Jenaer Innenstadt verschiedenste Aktionen stattfinden. So
unter anderem Vorträge, Diskussionen, Theaterstücke, Live-Musik,
Filmvorführungen und Ausstellungen. Zwei zentrale Programmpunkte bilden
hierbei die Eröffnung eines Mahnmals für die Toten der Festung Europa und
eine Maskeradenparade, bei der in Form von westafrikanischer Masken jene,
die auf ihrem Weg nach Europa gestorben sind, Einzug in die Stadt erhalten
werden.

Die europäische Union versucht mit aller Gewalt, mit mörderischen
Polizei-und Militäreinsätzen, die Folgen einer jahrhundertealten, bis in die
heutige Zeit andauernden Kolonialpolitik von Europa fernzuhalten. Und wo es
Flüchtlinge in die zentraleuropäischen Länder geschafft haben, werden sie
isoliert, zum Leben in Lagern gezwungen und schikaniert, in Abschiebehaft
gesteckt, um dann möglichst klanglos wieder abgeschoben zu werden. Wir
werden diese menschenfeindlichen Anstrengungen unterlaufen, indem wir die
Ungerechtigkeit und den Protest dagegen in den Fokus der Öffentlichkeit und
von da noch viel weiter tragen. Wir werden zusammen und ohne Angst vor
behördlicher Repression durch Kontrollen und Residenzpflicht, die
staatlichen Anstrengungen, Selbstbestimmung und politisches Engagement von
Flüchtlingen zu unterdrücken, zunichte machen. Das Festival wird einmal mehr
die vielen AktivistInnen und Gruppen vereinen, die Dynamik des Widerstands
neu entfachen, die Vielfalt und den Druck unserer Kampagnen erhöhen.

Dabei steht das Festival im Rahmen des langen Kampfes der Karawane für die
Rechte der Flüchtlinge und MigrantInnen. Dies ist ein Netzwerk aus Gruppen
und Eizelpersonen, die sich auf verschiedene Weise dem alltäglichen
Rassismus durch Behörden und Polizei, der institutionalisierten
Diskriminierung von Asylsuchenden und der Kriminalisierung von menschlicher
Bewegungsfreiheit widersetzen. Aktuell konnte das Engagement unter anderem
den nötigen Druck aufbauen, um die Schließung des Isolationslagers in
Katzhütte zu erreichen. Ein weiterer Kampf ist die Kampagne um die
Schließung des Asyllagers in Möhlau in Landkreis Lutherstadt Wittenberg
(Sachsen-Anhalt) die auch in Zusammenhang mit der Residenzpflicht steht. Die
Weiterführung des zivilen Ungehorsams gegen die Residenzpflicht ist und
bleibt als Kampagne seit dem Jahre 2000 bestehen.

Unterstützung organisiert das Karawane-Netzwerk zurzeit für den
Essenspaketboykott in Hauzenberg und Breitenberg.

Infos unter: www.thecaravan.org

In Jena wird die Vorbereitung von AktivistInnen des The VOICE Refugee Forum
getragen, einem Netzwerk von politischen Flüchtlingen/AktivistInnen, die
sich seit 1994 gegen die menschenunwürdige Situation von Flüchtlingen in
Thüringen und ganz Deutschland engagieren. Zentral in der jüngsten Zeit war
hierbei die Kampagne für Oury Jalloh, der in einer Dessauer Polizeizelle zu
Tode gekommen ist. Die Kampagne gegen die Abschiebung und Residenzpflicht
des Aktivisten Felix Otto wurde von The VOICE getragen. Und den Aktionen
gegen das Isolationslager Katzhütte war das Netzwerk ebenfalls stark
involviert.

Infos unter: www.thevoiceforum.org

Wofür wir stehen! The VOICE Refugee Forum und dem Netzwerk der KARAWANE
Rechte der Flüchtlingen und MigrantInnen

http://thevoiceforum.org/node/1503

Das Festival wird auf rein freiwilliger Basis organisiert, sodass weder die
Organisierenden, noch die beteiligten KünstlerInnen daran etwas verdienen
werden. Das liegt weniger an dem knappen, durch Stiftungen und Spenden
zusammenkommenden, Budget, als vielmehr an einem Grundsatz unseres
politischen Kampfes. Die Grundlage der andauernden kolonialen Ungleichheit
sind wirtschaftliche Interessen, die menschenunwürdige Behandlung von
Flüchtenden, die Internierung in Lager und darauffolgende Abschiebung werden
mit deren geringem ökonomischen Wert gerechtfertigt. Wir wollen dieses
Muster nicht reproduzieren! Deshalb wollen wir uns auch nicht anmaßen, zu
entscheiden, welcher Beitrag zum Festival wie viel Geld wert ist. Wir wollen
in einer solidarischen Gesellschaft leben, in der Menschen nicht nach ihrem
vermeintlich ökonomischen Wert kategorisiert werden.

Der Stand der Vorbereitung in Jena sieht so aus, dass wir derzeit die
Örtlichkeiten, also vor allem öffentliche Plätze und einige andere
Veranstaltungsorte für das Juniwochenende festlegen. Die zentralen Orte
stehen, mit einigen anderen sind wir noch im Gespräch. Was die Infrastruktur
von Technik über Verpflegung und Schlafplätze angeht, sind wir auch dabei,
ein Netz aus solidarischen Einrichtungen und Einzelpersonen aufzubauen bzw.
auf bestehende Verbindungen zurückzugreifen. Außerdem sichten wir die
verschiedenen Anfragen von KünstlerInnen, Gruppen und AktivistInnen
bezüglich des Programms. Wir werden noch bis Ende März weitere Anfragen
entgegennehmen und dann das konkrete Programm erstellen.

In Jena trifft sich die Vorbereitungsgruppe jeden zweiten Mittwoch um 18h im
Umweltbüro, Schillergässchen 5, 1.Etage. Das reguläre Treffen am 10.3. wird
jedoch ausfallen, weil an dem Abend in der Gerberstr. 3 in Weimar eine
Mobilisierungsveranstaltung stattfinden wird.

Weitere Info- und Mobilisierungsveranstaltungen:

13./14. März Bielefeld: Haus der Sozial AG, Cavalry Straße 26, Bundesweites
Karawane-Treffen, inhaltliche Diskussionen zum Thema des Aufrufs „Gegen
koloniales Unrecht“ , Austausch über Vorbereitungsstand des Festivals und
weitere Planungen, Kontakt: Karawane Bielefeld, KarawaneBielefeld@web.de

18.März Hamburg: 19.30h Internationales Zentrum B5, Brigittenstr.5,
Vorbereitungstreffen, Kontakt: free2move@nadir.org

25.März Nürnberg: 20h Stadteilzentrum Desi, Brückenstr.23, Karawane Nürnberg

5.April Berlin: Mobilisierungsveranstaltung, Kontakt:
the_voice_berlin@gmx.de

10./11. April Berlin: 2.bundesweites Planungstreffen, Kontakt: The VOICE
Berlin, the_voice_berlin@gmx.de

Falls ihr weitere Fragen habt, schreibt an die jeweilige Regionalgruppe oder
an daskarawanefest-jena2010@gmx.de . Wenn ihr in eurem Umfeld für das
Festival werben wollt und dafür Flyer braucht: Schreibt uns eine kurze
E-Mail mit eurer Adresse und der Anzahl an benötigten Flyern.

Der Newsletter wird von nun an in ungefährem zwei bis dreiwöchigen Takt
erscheinen.

Newsletter abbonieren; http://karawane-festival.org

Solidarische Grüße,

die Vorbereitungsgruppe Jena / The VOICE Refugee Forum
The VOICE Refugee Forum Jena
Adresse: Schillergässchen 5, 07745 Jena
Tel. Handy 0049(0) 17624568988,
Fax: 03641 / 42 02 70,
E-Mail: thevoiceforum@emdash.org,
Internet: http://www.thevoiceforum.org
Gegründet: 1994, Arbeitsweise: Kampagnen,Aktionen, Vernetzung.
Publikationen: E-Newsletter

KARAWANE-Festival in Jena – Central Calls in Deutsch, English, Türkçe,
Francais, Italiano: pdf Download Flyer Festival 2010 >>
http://thecaravan.org/node/2263

***

Die Flüchtlingsorganisation The VOICE in Jena war Initiator des
Flüchtlingskongresses „Gemeinsam gegen Abschiebung und soziale
Ausgrenzung“in 2000

[Archives: Karawane-Kongreß in 2000 Jena] – Interview mit Osaren Igbinoba

zum Kongress in Jena Gemeinsam gegen Abschiebung und soziale Ausgrenzung In
Jena fand von 20. April bis 1. Mai der Karawane-Kongreß für die Rechte von
Flüchtlingen und MigrantInnen statt.

http://thevoiceforum.org/node/1536

10Years of The VOICE Refugee Forum in October in Berlin
http://www.thevoiceforum.org/october

The VOICE Forum Flüchtlingskongressvom 6. bis zum 10. Dezember 2001

http://www.no-racism.net/old/deportatiNO/kongress2001.htm

2009 YILI CEZAEVLERİ İHLAL RAPORU [ IHD ]

http://www.emekdunyasi.net/upload/data/ihd_vinyet.jpg

01 Ocak 2009 ile 31 Aralık 2009 tarihleri arasında Türkiye’de bulunan cezaevlerinde İHD Genel Merkezine ve 28 İHD Şubesine yapılan başvurular ile mükerrerliğe düşmeden basının taranması sonucu hazırlanan, “2009 Yılı Cezaevleri İhlal Raporuna” göre cezaevlerinde 24 kişi yaşamını yitirmiş, 49 kişi ağır hasta olduğu halde salıverilmemiş olup, bir önceki yıla göre işkence ve kötü muamele, sağlık hakkı ihlali, beslenme, barınma ve fiziki koşullardan kaynaklanan ihlaller, sevk uygulamalarında yaşanan ihlaller, 45/1 nolu genelge uygulanmamama ihlali, üst arama ve ziyaret engelleri konusundaki iddialarda oldukça önemli oranda artış meydana gelmiştir. 2008 yılı sonunda cezaevlerinde 103.235 kişi bulunurken (58.028 kişi tutuklu, 45.207 kişi hükümlü), 2009 yılı sonunda bu rakam 118.000 kişi civarında olmuş, bu raporu kamuoyuna açıkladığımız şu günlerde Adalet Bakanlığı verilerine göre Şubat 2010 sonu itibarı ile 118.929 kişi(58.331 kişi hükümlü, 60.598 kişi tutuklu) cezaevlerinde bulunmaktadır. Bunlardan 2.544 çocuk tutuklu ve 245 çocuk hükümlü olarak bulunmaktadır. Cezaevlerindeki bu yüksek oran ve yüksek tutuklu oranı başlı başına bir ağır ihlal durumu yaratmaktadır.

Cezaevlerindeki ağır hasta mahpusların salıverilmemesinin en önemli sebebi Adli Tıp Kurumu’nun hukuka aykırı uygulamalarıdır. Gerek Ceza İnfaz Kanunu’nda, gerekse de CMK’da Adli Tıp Kurumu’na ağır hasta mahpuslarla ilgili verilen yetkilerin üniversitelerin Adli Tıp Anabilimdalı Başkanlıklarına ve Sağlık Bakanlığı’na bağlı Eğitim-Araştırma Hastanalerine verilmesi sorunun çözümüne önemli katkı sağlıyacaktır. Ayrıca, sayın Cumhurbaşkanının yasal bağlayıcılığı olmadığı halde af yetkisini kullanırken Adli Tıp Kurumu raporuna başvurması uygulamasından vazgeçmesi gerekmektedir.

Disiplin cezası uygulamalar ve keyfi uygulamalar konusunda bir önceki yıla göre azalma vardır. Bunun nedeni olarak AİHM’e yapılan başvuruların ciddi oranda artması karşısında idarenin aldığı tedbirler olabileceği sonucu çıkmaktadır. Ancak, bu alandaki ihlal iddiaları yine de oldukça fazladır. TBMM’de görüşülmeyi bekleyen kanunla ihtilafa düşen çocuklarla ilgili yasa tasarısında İnfaz Hakimliği ile ilgili yasada değişiklik yapılarak, disiplin cezalarının itirazının duruşmalı yapılacak olması ve İnfaz Hakiminin Cezaevine gidebilecek olması önemli bir gelişme olarak kaydedilmelidir.

Kürtçe konuşma yasağı ve engellemeleri konusunda bir önceki yıla göre azalma olmuştur. Bunda da ilgili Tüzüğün değiştirilerek, Kürtçenin kullanılabilmesine sınırlı da olsa izin verilmesidir.

2009 YILI CEZAEVLERİ İHLAL BİLANÇOSU

İşkence ve Kötü Muamele : 397 kişi

Disiplin Cezaları ve Görüş Yasağı : 586

Beslenme, Isınma ve Fiziki Koşullardan Doğan İhlaller: 236

Kürtçe Konuşma Yasağı ve Haberleşme İhlalleri: 173

Sevk Uygulamaları İhlalleri (Sürgün ve Sevk İstemleri Reddedilenler Dahil): 105

Kitap – Mektup Yasaklamaları: 201 doküman (107 kişi)

45/1 No‘lu Genelge İle İlgili İhlaller: 162

Üst Arama Ve Ziyaret Engelleri : 98

Diğer (Sınav, Kurs, İnfaz Yakma, Mahkemeye Çıkarılmama vb.): 128

TOPLAM 2.640 ihlal başvurusu

İNSAN HAKLARI DERNEĞİ

PDF olarak indir.

Şirin Elemmuhoyi `e Özgürlük.

http://img688.imageshack.us/img688/1323/49423980.jpg

Şirin Elemmuhoyi, ‘PJAK üyeliği’nden iki yıllık tutsak. İslamın üzerine karabasan gibi çöken Fars iktidarının, zulmü tutsaklara katmerleştirmesinin mağduru bir genç kadın. İki yıldır işkencenin her türüne muhatap olan ve idam sırasına alınan Elemmuhoyi, çığlığının duyulmasını bekliyor.

İran’ın başkenti Tahran’da 2008 yılı Nisan ayında tutuklanan Şirin Elemmuhoyi, PJAK üyesi olduğu gerekçesiyle idam cezasına çarptırıldı. Doğu Kürdistan’ın Mako kenti nüfusuna kayıtlı olan 28 yaşındaki Elemmuhoyi, işkencesi ile tanınan Tahran’daki Evin Cezaevi’nde tutuklu bulunuyor. Elemmuhoyi, tutukluluk sürecinde maruz kaldığı işkenceleri yazdığı bir mektupla anlattı.

İran devleti, ilkel bir intikam biçimi olan idam cezası ile muhalifleri yok etmeyi sürdürüyor. İran devletinin Yahudi aleytarlığı karşısında kıyametleri kopartan Batılı devletler, söz konusu Kürtlerin katli olunca sessizliğe gömülmeyi tercih ediyor. Her fırsatta insan haklarından dem vuran Batılı devletlerin gözü önünde bugün İran cezaevlerinde onlarca Kürt ölümü bekliyor. Baskının, zulmün ve işkencenin en ağır biçimleriyle karşılaşan ve bugün idam edilmeyi bekleyen Kürtlerden biri de Makolu Şirin Elemmuhoyi. İradesi teslim alınmak istenen bir Kürt ve bir kadın olarak akıl almaz uygulamalara maruz kalan Elemmuhoyi’nin yaşadığını özetleği mektup tüyler ürpertiyor.

İŞKENCEYE NAMAZ ARASI

18 Ocak 2010 tarihli, Evin Cezaevi Kadın Bölümü’nden yazılan mektupta, 2008 Nisan ayında bir kaç resmi ve sivil polis tarafından tutuklandığını ve devrim muhafızlarının merkezine sevk edildiğini aktaran Elemmuhoyi, toplam 25 gün bu merkezde kaldığını söyledi. 22 gününü açlık grevinde geçiren Elemmuhoyi, “Bu zaman diliminde değişik ruhsal, psikolojik ve fiziksel işkencelerle karşı karşıya kaldım. Sorgucular erkekti ve beni sandalyeye kelepçelemişlerdi. Elektrikli cop, kablo, yumruk ve tekmeler kullanarak kafama, yüzüme, ayak tabanlarıma ve bütün vücuduma vuruyorlardı” dedi. O süreçte Farsçayı bilmediği için soruları cevaplayamadığını ifade eden Elemmuhoyi, şunları belirtti: “Farsçayı ne anlıyor ne de konuşabiliyordum. Soruları cevapsız kaldığı için bayılana kadar beni dövüyorlardı. Ezan sesi geldiğinde namaz kılmak için gidiyorlardı. Namazdan dönene kadar bana düşünmem için süre veriyorlardı. Geldiklerinde yine dayak, işkence, baygınlık, soğuk su vs…”

‘ELİMİZDE PJAK ÜYESİ VAR, MUTLUYUZ’

Elemmuhoyi, gösterdiği direnişin devlet güçleri tarafından kırılmak istenmesini ise şöyle anlattı: “Açlık grevinde ısrarlı olduğumu görünce serumla ve burnuma, mideme indirilen hortumlarla açlık grevini kırmak istiyorlardı. Ben direnip hortumları çıkarttığımda kanama ve büyük bir acı oluşuyordu. O acıların etkisi 2 yıldan sonra da devam etmekte ve beni zorlamaktadır. Sorgu esnasında bir sorgucu karnıma çok şiddetli bir tekme attığında büyük kanamaya yol açtı. Başka bir gün de tek görebildiğim bir sorgucu yanıma geldi. Çünkü her zaman gözlerim kapalıydı. Bana alakasız sorular soruyordu. Bir cevap alamayınca yüzüme tokat atarak, belinden silahı çıkartarak kafama dayadı. ‘Sana soru sorduğum zaman cevap ver. PJAK üyesi olduğunu biliyorum. Sen teröristsin. Bak kızım konuşsan da konuşmasan da bizim için fark etmez. Bir PJAK üyesinin elimizde olmasından mutluyuz’ dedi.”

İŞKENCEYE KATILAN DOKTOR

Şirin Elemmuhoyi’nin gördüğü işkenceye sözde kendisini tedavi etmek için gelen doktorlar da katılmış. Bir doktorun, işkencecilerin dünyasındaki utanmazlığını, Elemmuhoyi öyle özetliyor: “Bir defasında yaralarımı pansuman etmek için ve durumumla ilgilenmek için bir doktor geldi. Ben işkenceden dolayı yarı ayık yarı baygınken doktor sorgucudan benim hastaneye gönderilmemi istedi. Sorgucu ‘niye hastaneye gönderilsin? Burada tedavisi olmaz mı?’ diye sordu. Doktor ‘tedavi için demiyorum, hastanede öyle bir yaparım ki bülbül gibi konuşur’ dedi. Diğer gün gözlerim kapalı, ellerim kelepçeli bir şekilde hastaneye kaldırıldım. Doktor beni yatırıp bir iğne yaptı. Kendimden geçer gibi oldum. Ne sorduysalar cevap veriyordum. İstedikleri cevabı veriyordum. Onlar da bunu kameraya alıyorlardı. Kendime gelince nerede olduğumu sordum. Hastane yatağında olduğumu anladım.”

TEYPTEN YÜKSELEN ÇIĞLIKLAR

Hastaneden sonra tekrar kaldığı hücreye geri götürüldüğünü anlatan Şirin Elemmuhoyi, burada devam eden işkenceyi ise şöyle aktarıyor: “Tekrardan beni hücreme götürdüler. Sanki sorguculara yetmiyordu o kadar işkence. Ve daha çok acı çekmemi istiyorlardı. Ayaklarım şişene kadar dövüyorlardı. Yara içinde kalan ayaklarım üzerinde beni bekletiyorlardı. Daha sonra bana buz getiriyorlardı. Geceden sabaha kadar çığlık, inleme ve ağlama sesleri geliyordu. Bu sesler sinirlerimi altüst ediyordu. Sonradan bunların teypten yayınlanan sesler olduğunu ve daha çok acı çekmem için yaptıklarını anladım. Ya da sorgu odasında saatlerce kafama soğuk su damlatıyorlardı. Ondan sonra gece beni hücreye atıyorlardı.”

MORARAN AYAK VE DÖKÜLEN TIRNAKLAR

Elemmuhoyi, günün birinde gözleri kapalı olarak tekrar sorguya alınır. Sorgu sırasında bir sorgucu elinin üzerinde sigarasını söndürür. Başka bir sorgu gününde bir sorgucu çıplak ayağı morarana kadar üzerine basar. Öyle ki ayak tırnakları dökülür. Yine gün boyu bu şekilde ayakta tutulurken, sorgucular ise bulmaca çözer. Kısacası amaç; Şirin Elemmuhoyi’nin onurunu çiğnemek, insanlığını elinden almaktır. Bunun için her yöntem mübah görülür ve denenir.

ŞEKER KAMÇI POLİTİKASI

İşkencelerle geçen günler içerisinde sürekli hastaneye götürülüp gerilen Elemmuhoyi, tam bir kısırdöngüye dönüşen günlerini anlattığı mektubunu şöyle noktalıyor: “Artık gece ve gündüzü birbirinden ayıramıyordum. (Evin) sağlık ocağında kaç gün kaldığımı hatırlamıyorum. Yaralarım biraz iyileştikten sonra beni 209 nolu bölüme götürdüler. Orada da sorgular başladı. 209’un sorgularının da kendine has teknik ve yöntemleri vardı. Kendi deyimleri ile şeker kamçı politikasını uygularlardı. İlk başta sert sorgucular gelip baskı, işkence ve tehditlerle hiçbir konunun önemli olmadığını ve istediklerini yapacaklarını söyleyip gidiyorlardı. Sonrasında sözde şefkatli sorgucular gelip benden rica edip bu işlerden ve direnmekten vazgeçmemi istiyorlardı. Bir sigara ikram edip soruları tekrarlıyorlardı. Böylece kısırdöngü yine başlıyordu.”

SESSİZLİK SÜRÜYOR

Şirin Elemmuhoyi’nin cezasının infaz edilmemesi için henüz ciddi bir kamuoyu oluşmuş durumda değil. İran’da bazı kadınların kendi inisiyatifleri ile başlattıkları imza kampanyasının dışında bu insanlık dışı politika ve uygulamalara karşı bir tepki açığa çıkmadı. PJAK üyesi olduğu gerekçesiyle İran’da 7 dakikalık bir yargılama sonucu idam cezasına çarptırılan ve bir süredir kendisinden haber alınamayan Zeynep Celaliyan’ın da yakın akrabası olan Şirin Elemmuhoyi, ölüme terk edilmiş durumda.
Uluslararası Af Örgütü’nün idam mahkumu Kürt tutsakların infazının durdurulması için yaptığı çağrılarına rağmen İran rejimi, cezaları infaz etmeye devam ediyor.

Özgür Politika




kostenloser Counter
Poker Blog